25 Aralık 2008 Perşembe

Steakhouse

Eve soğan girdiği andan itibaren kız kardeşim her şeye olay çıkarıyor. Mutfakla odası arasında net 1200 metre olmasına, ve hem mutfak hem de kendi odasının kapıları kapalı olmasına rağmen; kokudan şikayetçi olup evdeki soğan yiyebilen kişileri (kalan herkesi) tartaklar; anneme fırça atar, babamı zımparalar bana uçan tekmeyi gömer. Gelgelelim bu arkadaşın tabiri caizse taze yonca bulmuş keçiler gibi bu burgerden yediğini görünce tamamen şokella oldum. Çünkü kendisi sadece annemin yaptığı kıymalı börekte bulunan ufacık doğranmış, 1000 derecede 2 saat pişmiş, artık anası ağlamış olan soğanları yiyebiliyordu. (Peynirin üstündeki sarımtraklar soğan)

Sözün özü bu sandiviç gayet leziz, peynirle köfte birbirine geçiyor ve mükemmel oluyor, ama her fest fuud gibi çok tüketmemek lazım. Burda yazdık diye bol bol yiyip ayı gibi olmayın sonra. Burada bir Türk büyüğü olan Özkan Bal kardeşimin bir sözünü dile getirmek de lazım: Burger King in en ucuz sandiviçi bile McDonalds ın en güvendiği sandiviçinden çok daha iyi.

Mr. Maxtor

Yukarıdaki arkadaştan bugünden itibaren bir adet de bende var. 1 adet terabayt. İzlenimlerimi milyarlarca blog müdavimiyle ilk fırsatta paylaşacağım.

:)

14 Aralık 2008 Pazar

Fener ve Avrupa

Geçen fenerli bir arkadaşım yaptığım bir hesabın doğru çıkmasına şakayla karışık "Tesadüfe buldun" dedi. Konu futbola kayıyor tabi ve arkadaşım bana eliyle bi gıdım işareti yaparak "bir UEFA kupanız var" diyor. Beni kızdırmak için yapıyor tabi ama ben de hemen gaza geliyorum tabi. Avrupa'da iki kupa bi gıdımlık iş değil bunu o da biliyor. Bu muhabbete giren her fenerli gibi o da içten içe kıskanıyor.

Biz gerileme dönemine girdik bu doğru. Feci zayıf takımlara elendik yenildik doğru. 1989 da yarı final oynadıktan sonra Avrupa kupalarında her yıl başarılı sonuçlar alıp turlar geçmiş bir takım, dört sene ligindeki ekipleri tokat manyağı yapa yapa yenerek şampiyon olmuş bir takım kupayı alıyor. Tesadüf ona denmez. Bir sene çeyrek final oynuyorsun, ikinci sene iki puan. Esas tesadüf bu.

The Prestige

Mükemmel bir film. Divx ini kurstaki arkadaşlara getiren arkadaşım izlememizi söylemiş ve filmi baya övmüştü. Sonuna kadar hak verdim. Yaşlı bir sihirbazın yanında çalışan iki kalfa büyük bir sihirbaz olma hırsıyla didişiyorlar. Karşılıklı olarak yaptıkları numaralarının püf noktalarınıçakmaya çalışıyorlar filan. Sen de merak ede ede çatlıyorsun ama bitmiyor merak edilece mevzular. Son yarım saate yakın bölüm ise üst üste "oha, anaaa, yuh be, ohayo..." nidalarını söylemenize neden olacak olaylar gelişiyor. Bu bir wooööööööw dostum filmi, mutlaka izleyin.

Ve birkaç anektot, referans listemiz IMDB - Top 250 film listesinde 82. sırada. Arkadaşlardan "Scarlett Johanson oynuyo laaaan" diyenler çıkmıştı ama kendisi tuzluk rolünde, kenarda bi abla yani, David Bowie bilim adamı Tesla'yı oynuyor, Hugh Jackman Christian Bale var ama yan rollerde de Andy Serkis, Michael Caine var kadro sağlam yani.

Chinatown

An itibariyle IMDB'deki en yüksek oyu almış 250 film arasında 54. sırada. Zaten vardı divx'i, onbinlerce insan ortalama 8,5 vermiş on üzerinden, bu kadar iyi mi diye izledim. Bir boynuzlama işini araştırırken, mafya hesaplaşmasının arasında kalan, olayın içme suyu üzerine verilen bir savaş olduğunu anlamışken; aşk, cinayet, kaçış- kovalama ve çarpıcı bir son. Güzel, akıcı, gitgide hızlanan bir tempoya sahip bir film.

Öyle "woooöööööw dostum" ya da "mutlaka izleyin" diyecek kadar değil ama baya beğendim tabi ki. İzleyin.

İlginç bir anektod: Yönetmen Roman Polanski bir sahnede rol alıyor ve Jack Nicholson'un burnunu kesiyor.


El Clasico

El Clasico'yu babamla izlerken acıdım Raul'a. Hem "orda biz bunları yenemeyiz" diyen Schuster'e artislik yapıyosun, hem de maç boyu hiç bir iş yapamayınca da her pozisyonda hakemle uğraşıyorsun, faul yapıyorsun falan, filan ve de felan. İkiyüz elli yıllık futbol kariyerinde hiç ısınamamıştım kendisine bir iticiliği vardı hep bunun. Daha da tiskindim heriften.

Lost'taki Michael

Gelmiş geçmiş en mal sinema-tiyatro-dizi-televizyon karakterlerinden biri. Öyle itici ki anlatılmaz:
"dey tuk may şan, go end teyk may şan..."Peltek bir de. Hem okyanusa salla açılıp oğlunu kaybediyor denyo, sonra da kefal gibi plan filan yapıyor. Her yerde birşeyler yapma çabasında ama her yerde beceriksiz. İlk sezonda mı ne karısıyla kulübede telefonla konuşuyor, sonra sana gününü göstereceğim gibi artislikler yapıp hırslanıyor bir saniye sonra da araba çarpıyor. Mal da değil mal müdürü:)

Henry ile Krkiç

Valencia maçında oyuna sonradan giren Barcelona oyuncusu Krkiç topla birlikte auta çıkmaya doğru gitmesine rağmen topu inatla ayağında tuttu ve son anda topu ayağından çıkararak verdiği pasla Henry abisine golü attırarak hat-trick yapmasını sağladı. Sonra öyle bir sarıldılar ki gerçekten abi kardeş gibi. İmrendim, helal olsun dedim falan ve de filan. Yahu Barcelona bunları küçük yaşta bulup terbiye filan mı veriyor, napıyorlar anlamadım.

12 Aralık 2008 Cuma

Bizde olsa

Bizim burada da "dur dedim durmadı" diye polisimiz adam öldürdü. "Ters baktı, ne bakıyorsun dedim küfretti" diyen başka bir polisimiz de bunları yaptığını iddia ettiği adamı vurup ölene kadar başında beklemiş, kimseyi yanına sokmamıştı. Bizim polisimize laf söyleyemezsin. Höst derler adama.

Yunanistan'daki gibi bir tepki koymaya girişemezsin. Fotoğraftaki gibi bir tablo oluşmadan polisimiz biber gazını, tazyikli suyunu dayar adamın burnuna. Yök protestosu yapmaya çalışan üniversiteliye uçan tekmeyi gömer, sendika önünde bayramını kutlamaya hazırlanan işçileri boyar. Sonra da buna orantılı güç denir. Kol kırılır yen içinde kalır.

Tarafsız spiker (!)

Baros penaltı olmayan bir pozisyonda yere düşer veya kendini yere atar. Olay kaavede maç izleyen güruhta az sayıda olan fenerliler tarafından hakemi aldatmaya yönelik hareketten sarı kart, cimbomlular tarafından penaltı olarak yorumlanır. Neyse, ikinci yarı Baros bir pozisyonda bir topu bariz elle alır. Güruhtaki fenerliler nerde sarı kart diye feveran eder, cimbomlular sırıtarak birbirine bakar. Birinci pozisyonda sarı kart vermemesine birşey diyemem bir cimbomlu olmama rağmen. Her penaltı olmayan pozisyonda sarı kart verilmez 'bence'. Ama ikinci elle oynama bariz sarı kart ve eyyamın dibi.

Neyse tarafsız spikerimiz Melih Gümüşbıçak da diyor ki: Evet Baros ilk yarıdaki penaltı beklediği pozisyondan sonra burda da elle oynuyor. Yani diyor ki: Bakın orda sarı kart vermedi hakem, burda da vermedi, halbuki atılması gerekirdi. Yuh sana, yuh yuh.

7 Aralık 2008 Pazar

Beşiktaş'ın Kaderi

Bu nasıl takım yahu? 17 yaşındaki Batuhan Bilal abisini kündeye almış, daha Beşiktaş'a üç gram birşey vermemişken bar köşelerinde sigara içerek karizmasına karizma katmaya çalışan Serdar, iki maç iyi oynadığında taraftara "artık defanstan yana rahatız"ı hissettirmişken rakibinin bacağına basan Sivok, kroşeyi çakan Tello, maç bitiminde tokadı gömdüğü futbolcu kardeşinden özür dileyen İbrahim. Bu taraftar kanser olmadan önce olması gereken önlemleri ben daha önce yazmıştım burada ve bir neden olarak da taraftarın bazı adamları gözünde büyütmesini söylemiştim. Bu senenin örneği de Delgado oldu. Kaptan oldu, birkaç maçlığına aldı gazı sonrası fıs. Seyirci de göklere çıkardığı fitbolcüyü bu hafta yuhaladı. Bu takımın taraftarı sabırsız, tamam bu kabul edilebilir birşey ama sabırsız olmakta da haklılar artık. Son 16 yılda 2 şampiyonluk yaşamış bir taraftar bu sabırsızlığında haklı.

Kumdan kaleler gibiydi Beşiktaş. Yıkıldı gitti, bu hafta.

Yılın yazarı

Buram buram kokuyor, öyle güzel atmış ki bunu yazan yalancı arkadaş, Lincoln sezon başından beri iyi oynuyor, ama dizi senaristliği yapması gereken bir arkadaş Hertha maçındaki performanstan sonra aşağıdaki gubik yazıyı yazıyor. Büyük başarı.

Lincoln'ü ateşleyen azar.


Hertha Berlin’i 1-0 yenerek UEFA Kupası’nda 3. tur vizesini alan G.Saray, takım halinde çok başarılı b
ir futbol sergiledi ama oyunculardan biri Türkiye’ye geldiğinden beri en parlak performansını sergiledi: Cassio Lincoln.. Aynı Lincoln, Hacettepe maçında rakip 9 kişi kaldıktan sonra topu ayağında 5 kez sektirerek büyük tepki toplamıştı.. Aslında sadece Hacettepeliler değil, takım arkadaşları bile Lincoln’ün bu hareketine tepki gösterdi.. Bunların başında da takım kaptanı Ümit Karan geliyordu.. Ali Sami Yen Stadı’nın soyunma odasında sıcağı sıcağına yaptığı Almanca uyarı, Lincoln’deki patlamanın en büyük sebeplerinden biri olarak gösteriliyor..

‘TÜRKİYE’DE BU OLMAZ’

Vatan Gazetesi'nde yer alan habere göre; bu tip çıkışları pek yapmayan, ancak Lincoln’e bağırarak “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” misali tüm yabancı futbolculara mesaj vermeyi hedefleyen Karan maç sonrası şu konuşmayı yaptı: “Rakip 9 kişiyken tribünlere oynamak da ne demek? Türkiye’de yazılı olmayan kurallar vardır. Rakiple böyle dalga geçilmez. Eğer dalga geçeceksen bunu her maç yap. Sami Yen’de aslan kesiliyorsun, deplasmanda yoksun. Bu nasıl iş? Deplasmanda doğru dürüst maç kazanamıyoruz. Aynısını Berlin’de yap, görelim.. Hadi takım arkadaşlarınızı pas geçtiniz, bari aldığınız paranın karşılığını vermek için oynayın. Rakipleri de tahrik etmeyin.”

Ümit'in bu sözleri soyunma odası duvarlarında yankılanırken, başta Lincoln olmak üzere bütün yabancıların kafalarını öne eğdiler ve yanıt vermediler. (Bu cümle tam bomba)

Diğer arkadaşlarının da “Öyle bir hareket yaptın ki, affı yok.. Karşı takım zaten 9 kişi kalmış, biri gelip sana tekme atsaydı, sakatlansaydın ne olacaktı? Bu hareketlerin takıma faydası yok” diye uyardıkları Lincoln ise “Türkiye’deki gelenekten haberim yoktu.. Bu kadar tepki alacağımı tahmin etmiyordum.. O kadar keyifli oynuyordum ki, bunu tribünlerle paylaşmak istedim.. Berlin’de kendimi bütün futbol kamuoyuna affettireceğim” karşılığını verdi.. Nitekim, Berlin’de sahada sanki başka bir Lincoln vardı.. G.Saraylı futbolcular Berlin’de Lincoln’ün performansı için “Darısı diğer deplasmanlara!” dileğinde bulundular.

5 Aralık 2008 Cuma

Galatasaray - Hacettepe

İlk kartta faul bile olmayan pozisyonda kart verilmiş, ikinci kartta da canı acıyorken bir kez böyle ufacık bir hareketle kart işareti yapmışmış. İbneler ya, işlerine gelinde ne güzel çeviriyolar. Lincoln topu senin sağından atıp solundan geçmeye çalışıyor, senin alakan topla değil Lincoln'le, faul bile yokmuş. İkinci kartta da nasıl sevimli gösteriyorlar adamı, canı acıyormuş. Sarı kartın varsa bir tane, dikkat edeceksin yapmamak için onu iki tane. Sezon başından beri Galatasaray'lı futbolcular 3 tane kart gördü bu işareti yaptılar diye. Bunun bir kere yapılması, can havli yok. Hakeme kart yok mu işareti YAPAMAZSIN. Bir kere, beş kere diye birşey yok.

Diğer eleman da ilk sarıyı yanlışlıkla görmüş tamam. Hakem faciası bilmemne tamam. Ama aynı durum burada da geçerli: Sarın varsa rakibin ayalarına tekme kaldırmayacaksın.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Patron ne derse o!!!

Bazen düşünüyorum ya ben gazeteci olsam da herkese laf çaksam, sonra bu çaktıklarımdan biri gazetemi alsa; bu kez onu övmeye başlar mıyım. Bir çizgim varsa o çizgiden sapar mıyım? Patronumun çıkarları doğrultusunda hareket etmeye kayar mıyım?

Senin Sayende

Her günüm mis gibi dünya kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.
Bütün yemişler elime güneştenmişim gibi uzanıyor
Senin sayende.
Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı.
Yüreğimin çalışı senin sayende.

En yalnız akşamlarım bile duvarında gülen bir Anadolu kilimi
Senin sayende.
Şehrime ulaşmadan bitirirken yolumu
Bir gül bahçesinde dinlendim senin sayende
Senin sayende, içeri sokmuyorum
En yumuşak urbalarını giyip
Büyük rahatlığa çağıran türküleriyle kapımı çalan ölümü.

Nazım Hikmet

18 Kasım 2008 Salı

Beşiktaş'taki Zuk Danılds

Geçen arkadaşımla okuldan yürüye yürüye aşağı indik, açtık ışıklardan karşıya geçip pide aldık yedik. Sonra da KFC, Pizza Hat, Börgır Kink varken gidip ufak tuvalatemizi MekDanılds'da yaptık. O tuvaletin görmediği pipi kalmadı sanırsam. İnatla oraya gider inatla oraya yaparız çişimizi. Neden bilmem. Bir dahaki gidişimde fotoğrafını çekip koyayım bari buraya.

Fakyu - 0008

Evet sevgili blogsever kitle, son bir ayda iki yazan bu denyo yazarın da artık kendi kendine ciğerden bir fakyu deme zamanı gelmiş olsa gerek. Takımım fenerden yine fark yemiş, Benfica'yı dağıtıp yendiği haftanın sonunda, fener toplamış durumu, Arda düşmüş, o kadar maç seyretmişim, o kdara sipor dışı bloga malzeme olabilecek şey görmüşüm...

Ve yazmamışım...
Evet, fakyu mi.

3 Kasım 2008 Pazartesi

İki Haftanın Ardından

En son bıraktığımda Beşiktaş liderdi, önüne gelene giderdi (önlenemez kafiye arzusu, pardon). Derken Türk mahkemeleri blogspot ve blogger’ın yasak olduğuna kanaat getirdi. ktunnel, ltunnel gibi opsiyonlar aklımızdan bile geçmedi, bizde devlet her şeyin üstünde gelir, bir siteye girme diyorsa oraya girmekten kimseye hayır gelmez. (Hayır, gelmez ısrar etmeyin) (önlenemez esprik arzusu, pardon). Bu nedenle aksattık geçen haftayı.


Tam bu sırada televizyonda zamanında Aliye’nin çocuklarını oynamış olan iki adet çocuk yaştaki kazmanın oynadıkları Kinder reklamını gördüm, zamanında bu çocukları diziye seçenlere de (kesin kameramanın falan tanıdığıdır), o dizide bunları izleyip “allahım ne tatlı çocuklar bunlar” diyen izleyicilerin de, “bu çocukların hiçbir şey yapmayıp kazandıkları para da yetmez, reklamda da oynatmalıyım bunları” diyerek reklamda oynatanlara da söyleyecek sözlerim az geliyor. Hırsız Polis’teki ya da Babam ve Oğlum’daki çocuklara ayıp resmen yaptığınız. Yetim hakkı yemek. Tanıdığım birçok yetim ya da yetim olmayan çocuk bunlardan iyi oynar be. Rüştü Reçber bile surf reklamlarında daha iyi oynuyordu, daha da bir şey demiyorum.


Konumuza dönecek olursak, işyerimizden sevgili arkadaşlarımızın bir kısmının söylediği bir laf var, “Anadolu takımları bu sene de şampiyon olamazsa yuh artık” diye, hak vermemek mümkün değil. Bir yanda “ha patladı ha patlayacak” Ersun Yanal Trabzon’u, bir yanda garip bir taktik anlayışla oynayan Denizli Beşiktaş’ı, bir yanda ne yapacağı belli olmayan Skibbe Galatasaray’ı, bir yanda da bir türlü istikrarı sağlayamayan Uygun Sivasspor’u. Bu büyük takımların bu formsuzluğunda da Anadolu’dan şampiyon çıkmazsa daha ne diyelim ki artıkın.


Karşısında 1 puana gelmiş Sivas buldu, istediğini verdi Beşiktaş, goller dışında keyif vermedi Antalya karşısında, ve nihayet namağlup ünvanını bıraktı Kayseri’de. Zor günler bekliyor Beşiktaş’ı. Yenmesi gereken takımları yenemedi.


Galatasaray yıllardan sonra ilk kez Kadıköy’e mutlak favori olarak gidiyor. Almalı artık bu maçı, bu maçı da alamazsan hangisini alacaksın??


Geçen hafta çifte liderlik sevinci yaşar iken iki takımımız da kaybediverdi liderliği, Ah be Liverpool, ne şanssız komşumuzdun sen? Tottenham puan dağıtırken neredeydin de Redknapp dönemine denk geldi bu maç??


Bu haftalık da bu kadar olsun. Teşekkürlerimizle.


Aaa bi dakka bi dakka, ya tenis maçı veriyorlar o kadar seyredemiyoruz. Sportmenlik onuru D-Smart’ı da Digi’yi de yenecek. Ayıp yahu.... Bağış Erten’e de ayrı ayıp, Türksat’a bir Eurosport Türkiye koyduramaz mı insan??

22 Ekim 2008 Çarşamba

Fenerbahçe 2 - Arsenal 5

Maç üçüncü golde koptu bitti. Normal şartlarda uzatmalarla birlikte maçın bitimine yaklaşık 20 dakika varken atılan ikinci gol; atak üstüne atak geliştiren Fenerbahçe takımının seyircisini ateşlemeliydi. Seyirci destek ve tezahüratıyla stadı adeta yıkmalıydı. Ama maç 21nci dakikada Arsenal üçüncü golü attığında bitmişti, skoru 4-2 yapan .

Seyirci Maldonado'yu ıslıklıyor, Guiza'yı alkışlıyor. Hiç anlamıyorum. Sen adamı aryıp bulmuşsun, demişsin ki "Hocam biz Fenerbahçe'yiz, şöyle iyiyiz böyle şahaneyiz. Sana şu kadar da para veririz. Gelir misin?". Adam da gelmiş, iyi veya kötü de oynuyor. Çıkınca onu yuhalıyorsun. Guiza'yı da bilmemkaç milyon yüroya almışsın gol atsın diye. Birsürü gol pozisyonunu kaçırıyor. Sonra defansa gelip yardım etti diye maçın kahramanı ilan ediyorsun. Koştu diye.

Son dakikalarda Arsenal'de 18 yaşında bir oyuncu giriyor. Sunucu veriyor gazı, bakın heyecanlı diyor, bakın heyecandan çükü düşecek. Ama sunucunun çocuk dediği eleman, sahada o kadar soğukkanlı ki, sanki 10 tane şampiyonlar ligi finali oynamış. Golünü de atıyor.

"Evet Guizaaa, hayır guiza, hayır guiza, evet demek istedik ama hayır Guiza" sunucu komedyası.

Arsenal'in defansındaki -normalde yedek olan, dördüncü golü atan- Song, Trabzonspor'lu Rigobert Song'un yeğeniymiş.

Maçtan sonra Adebayor'a soruyorlar: "5 gol süpriz oldu mu?" Aynen diyor ki: "Dürüst olmak gerekirse hayır, çünkü biz çok iyi bir takımız."

Edu ve Lugano sağlam adamlar, ben birçok kişinin aksine Edu'yu daha faydalı buluyorum. Ama sağ ve soldan hiç yardım gelmezse batmaları ve batırmaları gayet normal. Fener dün 4-4-2 görünümlü bir 4-3-1-2 oynamak için çıkmıştı sahaya dizilişe bakıldığında. Ama bu düzen 2-5-1-2 oldu. Roberto Carlos turşu olmuş, Vederson iyileşsin artık bir an önce. (Ya da ben Galatasaraylıyım abi, iyileşmesin daha iyi:)

Neyse bir Galatasaraylı olarak kendimce gördüklerimi şöyle özetliyeyim: Fener seyircisi bıkmış, Aziz başkana bu zamana kadar yaptıklarından dolayı çok sert çıkmaya kıyamıyor ya da neyse sert çıkmıyor. Bu da garip yerlere sirayet ediyor. İkinci yarı seyirci yoktu hiçbir şekilde, 4-2 yapıyor takım, tık yok. Maldonado'ya çakıyor, Guiza'yı öpüyor. Uğur'a çakıyor, Roberto Carlos'u öpüyor. Ama olan da Fener'e oluyor.

Dünkü maç bitmesine 70 dakika varken, 20nci dakikada 3-1 olduğunda bitti. Fener'in şampiyonlar ligi serüveni debitime dört maç varken; önceki Şampiyonlar Ligi haftasında oynanan Fenerbahçe-Dinamo Kiev maçında bitmişti zaten.

21 Ekim 2008 Salı

Çüşler ötesi


Ne yapıyorsunuz abi ya. Boku çıktı artık işin.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Haftanın Ardından

Beyaz Rusya - Türkiye Ümit Milli Maçı: Bu kadar güzel bir kadroyla ancak bu kadar saçma sapan bir sonuç alınırdı. Teknik Heyet'i, aynı zamanda en baba adamları gereksiz yere A Milli Takım'a çağırıp bir de oynatmayan Fatih Hoca'yı kutlamak lazım. Maç öncesinde "Ümit Milli şampiyonası bizim için çok önemli, turnuvaya kalırsak Arda ve Mehmet Topal'ı da Ümit Milli Takım'a çağıracağız" diyerek çocukların üzerinde, "oh biz elemeleri oynayalım, şampiyonada onlar oynasın" düşüncesi yaratan Mahmut Özgener'i de unutmamak lazım...

Estonya - Türkiye Milli Maçı: Milli takımda son zamanlarda oluşan "biz bu maç boyunca s.kimizi sallayarak dolaşsak bile son 10 dakika oynar, maçı alırız" havasının dağılması açısından önemli bir maçtı. En az üç tane %100'lük gol pozisyonu var ki, nasıl kaçar belli değil. Öte yandan Estonya açısından çok önemli bir puandı. Fark üstüne fark yiyen bir takım için altın değerinde. 80'li yıllardaki İngiltere ile 0-0'lık galibiyetimizi, kaleci Fatih destanı'nı hatırlayın lütfen.


Fenerbahçe nihayet deplasmanda bir puan alabilirken, Kocaelispor'un da kendine güvenini öldürdü. "Büyük takım olduk" rehaveti, Kayseri ve Bursa'nın puan kayıplarına sebep oldu. Gaziantep'i ise ben de çözemedim. Anadolu'dan bu yüzden şampiyon çıkmıyor işte, önemli maçlara asılıyor, sonra saçma sapan maçlarda dağılıyorlar.


Beşiktaş, oyuna çok hızlı başlayarak 13 dakikada 3 gol buldu. Arzusu, isteği gayet yerindeydi, ki zaten bu ikisi aynı şey. Tello'daki fark Denizli'nin farkı olabilir pekala. Spor yazarlarımız beğenmediler oynadığı topu Beşiktaş'ın, ama 13 dakikada 3 gol bulan bir takımın geriye yaslanmaması için bir sebep göremiyorum, 2 olsa bile haklı olabilirler belki ama 3 gol artık bu kardeşim, zaten suni çimde oynuyorsun, ne diye yorasın kendini. Sakatlansan neden sakatlandın derler sonra da... Günümüz futbolunda başarı biraz da "gücünü mantıklı kullanma sanatı" değil mi?


Öte yandan, Galatasaray-Trabzonspor maçını Garfield 2'yi bir milyonuncu kez DVD'den izlemek isteyen yeğenim yüzünden seyredemedim, pek de şikayetçi değilim, kedi bir şeyler döktüğünde yeğenciğimin "ah yaramaz yaa" demesi maçtan çok daha zevkliydi... Hem zaten yıllarını İnönü kuyruklarında geçiren babam "Garfield'ı aç, çok istiyor" dedikten sonra başka seçenerk var mıydı ki??. Ama Arda güzel bir gol atarken, Servet elle gol atmış diye duydum. Arda'nın golünü şimdi gördüm ve çok memnun oldum ki geçen Perşembe aynı golden ben de attım... Bu tip gollerim meşhurdur zaten, Kamil bilir...


Liverpool da maaşallah Beşiktaş'ın İngiltere versiyonu gibi, kanser etmeden mutlu etmiyor. Umarım bu sene şampiyon olurlar artık....

14 Ekim 2008 Salı

Çüşşşşşş

Fotomaç gazetesinin bugünkü ilk sayfası:
"Fatih Hoca Galatasaray'a hayırlı olsun."

Aynı Fotomaç'ın onikinci sayfası:
B Planı Lucescu

E yuh size ya. Bir transfer için iki yüz yetmiş tane ismi ortaya atın, tutan olursa "Aylar önceden bildik." Çüş size ya. İki bomba haber, ama ikisi de birbirini patlatan bomba haber.

13 Ekim 2008 Pazartesi

İki haftanın ardından.

Kronolojik sıraya göre yorumlarımı dizip kendimi yormayacağım:


Fenerbahçe - Dinamo Kiev : Fener'in kazanamaması ilk başta eksi gibi gözükse de, aslında bu maçtan alınan bir puanın bir puan olduğu çok geçmeden anlaşılmıştır. Fenerbahçe bu grupta sonuncu olarak elenecektir.


Galatasaray - Bellinzona : Galatasaray'ın bu köy takımı karşısında oynadığı oyun ve iki maçta yediği dört gol içler acısıdır.


Paris St. Germain - Kayserispor : Kayseri'nin 0-0 bitiren inadı, herşeye rağmen kazandırdığı ülke puanı takdire şayandır. Gönül isterdi ki Kayseri'de o goller yenmeyeydi.


Metalist - Beşiktaş : Korkuyla beklediğimiz oldu. Sivok yoktu. Sivok'un yerinde Gökhan Zan'ın, sağ bekte Toraman'ın ve ön liberoda da Serdar Kurtuluş'un oynaması anlamsızdı. Övgüler yaptığımız Zapo'nun Gökhan Zan gibi bir adamın yanında ne hallere düşebileceğini maalesef gördük. Bobo, Delgado ve Tello'nun da kötüsü hiç çekilmiyor birader. Nobre'nin attığı goldeki Bobo'nun şutunu görürseniz ne demek istediğim anlaşılacaktır. Ertuğrul Sağlam adına utanç gecesidir. En iş yapabilecek adam olan Nobre ikinci yarının ortalarında ancak oyuna girebilmiştir.


Demirören'in Lucescu ile görüşmesi : Luçe, bu takıma Şampiyonlar Ligi'ndeki gelmiş geçmiş en kişilikli oyununu 1-1 biten Lazio-Beşiktaş maçında oynatmış adamdır. O zamandan bu zamana kadro kalitesi de yükselmiştir, ağız sulandıran bir gelişmedir. Saçma sapan bir 2003-2004 sezonu ikinci yarısına rağmen Luçe'nin tadı damağımızda kalmıştır. Luçe'ye defansif, korkak diyen bir de Ertuğrul'a bakmazsa taş olur.


Luçe'nin reddetmesi, Ertuğrul'u onurlu davranmaya davet edenler : Luçe'nin reddetmesi olağan gelişmedir. Takımı ligde kötü gitse de şampiyonlar ligi'ne devam etmekteydi. Aralık ayı'na kadar Mehmet Ekşi ile idare edileydi ya. Onurlu davranmaya davet edenler, takımına sahip çıkan, kötü gidişe dur demek isteyen, her maçtan sonra "hatalarımızdan ders alıyoruz diye diye ders bitiremeyenlerden kurtulmak isteyen, sorumlu yöneticilerdir.


Demirören'in Ertuğrul'a kal demesi : Luçe'den hava alan Demirören'in takıma kimseyi getiremeyeceğini fark ederek Ertuğrul'a son bir umut gaz verme çabasıdır ki, o da o durumda yapılabilecek en güzel şeydir.


Fener-Kayseri , GS-Bursa : Mevcut formlarının devam etmesi yönünde ağız sulandıran dört takım olur kendileri.


BJK - Hacettepe : 1,5 yıldır korka korka 11 yazan Ertuğrul'un giderayak kaplanlığı, Batuhan ve Aydın'a yer vermesi, Bobo ve Tello'yu kesmesi. Çok güzel hareketler bunlar, ama neden şimdi?


Ertuğrul'un istifası : Adam gibi adam süsü verilmiş tırsak antrenör tripleri. Seyircisiz Galatasaray deplasmanına tek forvet çıkarken neredeydi adamlığın derler adama. Neticede bir cemaatin kulübümüzden çekilmesi.


Sinan'ın kabul edilmeyen istifası : "Demirören ile geldim, Demirören ile giderim" açıklamasıyla biten istifa. (tabi böyle bir istifa gerçekten varsa)


Denizli'nin göreve gelmesi : "Demirören Denizli'ye mecbur kalacağını bile bile Luçe'ye gider miydi" diye düşündüren, ama yine de mevcut koşullarda olabilecek tek kişinin göreve gelmesi, Demirören'in de Denizli'nin de eski sözleri yalayıp yutması.


Sinan'ın kabul edilen istifası : Sinan Engin'i 2 gün içinde iki kez istifa ederek, arada "başkanla geldim başkanla giderim" demesiyle ilginç bir dünya rekorunun sahibi yapan istifa. Oh be dedirten istifa. Hatta istifra.


Ümit Davala'nın kovulması : Bak Kayahan Abi ne söylüyor?


Türkiye 1-0 Beyaz Rusya : Deplasman için ümit vermeyen galibiyet. Niye Aydın Yılmaz, Serdar Kurtuluş, Ceyhun Gülselam A Milli Takım'daydı ki dedirten galibiyet aynı zamanda.


Türkiye 2-1 Bosna Hersek : İkinci yarısıyla coşturan karşılaşma.

9 Ekim 2008 Perşembe

Gaf gaf, bir yere kadar

En meşhuru "Maçlara PAF takımla çıkacağız."dı. Sonra bir de istifasını reddettikten sonra hoca kovmuşlardı. Bir de "Arkasındayız" dedikten hemen sonra kovmuşlardı.

Yepyeni bir yönetim başarısı daha çıktı Beşiktaş'ta. Yıldırım Demirören 7 Aralık 2007'de LigTV'de yayınlanan 2'ye 1 programında çok net konuşmuş: "Ben olduğum sürece Mustafa Denizli Beşiktaş Kulübü'nden içeri giremez."

Bu kumpanya bitmez, Beşiktaş taraftarını kahretmeye, diğer takımları tutan arkadaşlarına madara etmeye devam eder.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Galatasaray'ın Kurası

Detaya girmenin manası yok. Son yıllarda iyice gördüm ki, Galatasaray yurtdışı müsabakalarında özellikle paçoz takımlara karşı çok kötü. Takımın en turşu olduğu zamanlarda bile Liverpool'a 3-2 yenilmiştik deplasmanda ve İngiliz gazetelerinde işte "GS tehlikeli takım, mücadeleyi asla bırakmadığını gördük, feci tırstık, vooööw dostum çok korkuttular" falan demişlerdi. Ben bu yüzden kurada tüm gruplardan gelebilecek en güçlü takımları istedim. Milan, Schalke, Aston Villa, hangi torbada büyük olarak kim varsa... Gelen kura bu yüzden kötü.
(Resmin büyük halini görmek için üzerine tıklayın.)

7 Ekim 2008 Salı

Hüsnü nerdesin?

Önce Metalist Kharkiv destanı!, sonra Ertuğrul Sağlam'ın istifa etmesi, sonra sinan Engin'in istifası ve kabul edilmemesi ile birlikte hemen “Bu saatten sonra istifa düşüncemi rafa kaldırıyorum. Tek düşüncem, Beşiktaş’ı içinde bulunduğu bu kaos ortamından çıkarmak. Ben Demirören yönetimi ile geldim ve bugünden sonra sadece onlarla giderim.” demesi...

Kaynayan kazan ama değerli yorumcumuz, yüzeysel insan, Beşiktaşlı, sevgili Hüsnü Demlendirici'den ses yok.

Sağlam gitti.

“Beşiktaş’ın yetiştirdiği bir isim olarak, Türk antrenörlüğünün bir temsilcisi olarak son günlerde bana yapılanları içime sindiremiyorum. Yapılanları hak etmediğimizi düşünüyorum. Yüzüme karşı böyle bir görüşme olmadığı dense de arkandayız dense de bu kadar inandırıcı olmayan söylemleri duyduktan sonra artık burada olmamız mümkün değil. Kendime olan saygım, Beşiktaş’a olan sevgim ve Türk antrenörlüğünün saygınlıgı için istifa ediyorum. Şu toplantıya girene kadar ’Kesinlikle kimseyle görüşmedik, arkandayız’ diyenler şimdi rahatlıkla görüşebilirler. Görevime adam gibi başladım, adam gibi devam ettim ve adam gibi bitiriyorum.”
Helal olsun.

6 Ekim 2008 Pazartesi

- Aktütün -

Sözün bittiği yer mi, yoksa başladığı yer mi? Tam yirmi yıl sürüyor, en az. Bir gencin askere gitmesi için yirmi yaşına ulaşması gerek. 15 tane aile bu kadar emek verdikleri çocuklarını toprağa verdi. Hepimiz üzüldük ve ağladık belki ama esas birkaç gün geçince bu aileler evlerine kapanınca anlayacaklar durumu.

Son 35 günde birer ikişer verilen toplan 20 şehide bir de bu gençler eklendi. Şehit sayısı çok olunca kafamız basıyor bizim. Son bir ayda zaten bundan fazla şehit verilmişti ama farkında değiliz. Büyük vurgun yiyince bu hale geliyor durum.

Yine olacak mı peki? Kılığını kendi seçen beyefendiler yine kelimesine dokunmadan "Acımız büyük, ama bizi yıldıramazlar. Terörün üzerine aynı kararlılıkla gideceğiz." diyecek mi? Acısından, ağlamaktan, perişanlıktan artık mahvolmuş insanların en ufak tepkisinde, onları kollarından tutup kırarcasına götürerek devlet büyüğüne hakaretten içeri atacaklar mı? bu büyükler kendilerine bağıran kendi halklarına zırhlı araçlarının içinden posta da koyacaklar mı? Oğluna kıyak askerlik ayarlayan beylere şehit babaları "Vatan sağolsun" diyecek mi?

Allah kahretsin. Sözün başlaması gereken, ama başlamasına izin dahi verilmediği yerdeyiz. Sözün bitirildiği, sadece ezber sözlerin var olmasına izin verilen bir yerdeyiz.

Anne faktörü

Anne bu, polis-molis dinlemez. Terlikle dalar adama. Oğlunun polisler tarafından göz altına alınmasına çok kızan Süheyla E. bunu engellemek için polis abilere feci dalmış. Habere bakılırsa gözaltı olayında oğlu haksız, saldırganlık yapmış haksızken üstelik. Bence gözaltı yerine çocuğunun yaptıklarının anneye anlatıp çocuğu da akabinde eline vermek lazım. Abla o terliği monte eder valla kafasına.

5 Ekim 2008 Pazar

Fenerbahçe Kayseri

Fenerbahçeli arkadaşıma diyorum ki "Ya 13 tane eksiğimiz var takım kuramıyoruz". O da diyor ki "Bizde de çok eksik var Alex yok, Lugano yok" Üç büyüklerden herhangi birinin oynadığı futbol tek bir oyuncuya endeksli olmamıştı son yıllarda Fenerbahçe'nin Alex'e olduğu kadar. Bu hafta Galatasaray maçının tamamını Fenerbahçe maçının geniş özetini seyrettim. Bu iki maçın hakkı şöyleydi bence Bursaspor:5 Galatasaray:1 ve Fenerbahçe:1 Kayserispor:7

Bugün bir haberde okudum ve bizim takım eksik kadro diye vikvik etmemem gerektiğini anladım. Kayserinin 8 eksiği varmış Fenerbahçe karşısında. Defans bloğunda görevli 4 as futbolcudan üçü yok ve Fenerbahçe'ye karşı oynayan dörtlünün yaş ortalaması 22. Sakat kadro, tam takım filan hikaye; aylar oldu futbol oynamıyor bizim takımlar.

(Resim alakasız oldu ama günün anlam ve önemi sebebiyle bulunsun istedim.)

Türk Övün Çalış Güven

Sergen Yalçın, Vatan Gazetesi'ndeki "Utan Ertuğrul" başlıklı yazısında Ertuğrul Sağlam'a sağlam bir şekilde giydiriyordu. Takıma hatalarından ötürü iyice bir döşeyip sonra da Ertuğrul hocaya lafı geçiriveriyordu, görevden alınmasını şiddetle tavsiye ediyordu.

Dün haberlerde ise Beşiktaş'ın Lucescu ile anlaşmak üzere olduğunu ve göreve gelirse yardımcılarından birinin Sergen Yalçın olacağını söylediler. O zaman yazının başlığına ekleme yapmak lazım: Utan Ertuğrul, sen de şimdiden çalış Sergen.

4 Ekim 2008 Cumartesi

Lamborghini'nin Türk futbolundaki yeri

Gökhan iyi topçu şüphesiz. Fenerbahçe'ye geldiğinden beri takip ediyorum kendisini, iyi topçu ama devamlılığının olmadığını da göstersi bize ne yazık ki. Geçen sezon Fenerbahçe'de kendini göstermeye başladıktan hemen birkaç hafta sonra kendisiyle yapılan ropörtajda "Türkiye'de 3 büyük yok, her anlamda tek büyük var" gibi birşeyler demiş; ve önce 'kefen giymeyi Galatasaray forması giymeye tercih edeceğini' sonra Galatasaray'la anlaştığında da 'küçüklükten beri Galatasaraylı olduğunu' söyleyen beyefendiyi hatırlatmıştı bana. Daha Fenerbahçe'deki ilk senesindeyken ve kendini daha yeni yeni göstermeye başlamışken böyle triplere girmek hata ötesi bir durum. Bir dur ya bir dur. Alex öyle artistlik yapmıyo sağda solda sen kimsin be...

Neyse Gökhan kardeşimiz borçlanarak bir ev ve Lamborghini marka bir araba almış. (Futbolcuların lüks araba kullanması mecburiyeti var Türkiye'de biliyorsunuz.) Taksitleri ödeyemeyecek hale gelmiş ve bunun için "Her türlü sorununuzda önce bana gelin" diyen Aziz başkana koşmuş. Aziz başkan da bir önceki cümledeki sınırsız şefkat vaadini "Bize sordun da mı aldın Gökhan?" diyerek yerine getirmiş.

Cold Case

Bu yazıya başlık "Angutlar" da olabilirdi. Bu kadar kefal dedektifi başka bir yerde bir arada göremezsiniz. Her bölüm de eski bir cinayeti ele alıyorlar. Dava kapanmış ama bunlar kurcalıyor hesabı. O dönemden 6-7 kişiyle konuşuyorlar, e katil de bölüm sonunda bunlardan biri çıkacak tabi. Şüphelendikleri kişi oluyor ve direkt posta koyuyolar adama: "X'i öldürürken de böyle yaptın herhalde yavşak herif seni" gibi. Sonra deli gibi şüphelendikleri, posta koydukları adam "O gün orda Y de vardı ama" gibi birşey geveleyince şüphe bulutları küt diye dağılıyor ve hemen deparla Y'ye gidiyorlar. Kefal dedektifler ancak vakit geçirmek için izlenebiliyor zaten.

3 Ekim 2008 Cuma

Yorumsuz

Yorumsuz dedik ama zaten yoruma gerek bırakmayan bir deklerasyon bu. Genç Fenerbahçeliler Derneği'nin sitesinin girişinde "İtiraf ediyoruz kullanıldık, ancak değiştik, değişmeye devam edeceğiz" başlığıyla verilmiş.


Sayın Aziz Yıldırım takımın gidişi ile ilgili tek bir açıklama bile yapmazken sürekli GFB yi hedef alan açıklamalarla gündem saptırmaya devam ettiğine ve bu açıklamaları yapmakla takımımıza zarar vermediğine göre biz de Sayın Yıldırım'ın iftiralarına, hakaretlerine, onur kırıcı ithamlarına cevap vermekte sakınca görmüyoruz. Zamanında kullanıldık evet kabul ediyoruz ama dört senedir değiştik ve değişmeye devam ediyoruz. 4 sene öncesine dönmemiz için yapılan her teklife karşı çıktığımız için bu günlere geldik.

12 Eylül 2008 günü FBTV de Sayın Aziz Yıldırım “o zaman şartlar onu gerektiriyordu artık değişti” demişti. Ekim 2008 tarihli kulübümüzün resmi yayın organı olan Fenerbahçe Dergisi’nde “Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun sürecek” demiştir. Sayın Aziz Yıldırım kişisel sorunlarına kulübümüzün resmi yayın organlarını alet etmeye devam ediyor. Üstü kapalı ithamlarda bulunuyor. Sürekli olarak geçmişten “o zamanın şartları” şeklinde bahsediyor. Herkes öğrensin o zaman neler oldu? Şartlar neydi? Bugün GFB ne kadar değişti? Aziz Yıldırım ne kadar değişti?

Öncelikle protestolarımız Sayın Aziz Yıldırım’ın bahsettiği gibi Gençlerbirliği maçında ya da takım kötü sonuçlar aldığında değil, Aziz Yıldırım'ın taraftara uyguladığı yaptırımlar zamanında başlamıştır. Yani Partizan maçından beri protesto vardır. Bu protestolar kesinlikle takımın aldığı kötü sonuçlar için ya da fubol takımımız kötü gittiği için yapılmamıştır ve yapılmayacaktır. Taraftar maç boyunca takımına 90 dk. desteğini verecektir.

Aziz Yıldırım'ın idaresinde olduğumuz o günlerde neler yaptık? Neler yaşadık? Nelere şahit olduk? Geçmişte şartlar neydi o şartlarda neler yapıldı herkes bilsin istiyoruz.

1- Sayın Yıldırım ilk istifanızı açıkladığınız Show Tv ye gitmeden önce yanınızdaydık. Göreve geldiğiniz günden itibaren en çekindiğiniz slogan “Ali Şen Başkan Fenerbahçe Şampiyon” du. Show Tv'ye giderken akıl hocalarınız size “ Türk halkı duygusaldır, duygusal bir ortam oluşturursan Ali Şen'in “Ali Şen başkan Fenerbahçe Şampiyon” sloganını unutturur “Aziz Yıldırım başkan Fenerbahçe şampiyon dönemini başlatırsın” dediler. Siz de çıktınız uzun süren konuşmalar ardından birden istifa ettiğinizi ağlayarak ve tv karşısındaki yüzbinleri ağlatarak anlattınız. Aynı gecenin sabahında bize otobüsler tutmamız için para göndertip semtlerden insanları toplattınız. Bu otobüslerle yüzlerce kişiyi Fenerbahçe parkına taşıttınız ve “Taraftarız biz çekeriz cefa, büyük başkan bizi bırakma” tezahüratlarıyla yürüttünüz. Tabii bu yürüyüşe hiçbir şeyden habersiz gönülden katılan yüzlerce taraftarda katıldı. Onların hakkını teslim etmek gerekir.

2- Deplasmanda kaybedilen Diyarbakır maçı sonrasında bizzat grubumuzun kurucularını
arayarak “toplanıp alana gelin, Mustafa hocayı protesto edin, istifaya zorlayın” dediniz. Sonrasında havaalanında yaşananları anlatmaya gerek yok herkes biliyor.

3- Altay maçı ve Göztepe maçları sonrasında protestolar başlayınca bunu daha fazla büyümeden engellememiz için bizimde içinde bulunduğumuz bazı gruplara bedelsiz 3000 er tane bilet yolladınız. Hem de şu an hain ilan ettiğiniz Sayın Tahir Kıran a rica ederek yanımıza gönderdiniz. Sayın Kıran da bizlere hitaben hala unutmadığımız güzel bir konuşma yaptı ve sizin yolladığınız biletleri verdi.

4- Deplasman yasağını protesto için maratonda bulunan kadim dostumuz KFY nin açtığı “Taraftar+Kombine= Dolar” ve “Fenerbahçemizi izlemimizi İngiliz İşgal Komutanları Bile engelleyemedi” pankartları sonrasında hafta içi dereağzına bizleri çağırarak “Seneye Maraton ortayı size veriyorum” dediniz. Kabul etmememiz üzerine yanınızdakileri ısrar edip ikna olmamız için peşimizden yolladınız. Biz “dostlarımızı satmayız” diyince gözlüğünüzü çıkartıp bize “sizi de üzerim” dediniz.

5- Aranızın kötü olduğu 1907 Dernek başkanı Sayın Necdet Ersoy UNIFEB oluşumunu destekleyince bizi çağırdınız ve “Bunlar çok büyüyor, başımıza dert açacaklar, tribünde barınmalarına Müsaade etmeyin” dediniz. Biz de bu emir büyük yerden diyerek bir basket maçında “UNIFEB başkanının kalbini kırdık. Sonradan hatamızı anlayıp özür diledik ve UNIFEB ile kardeş olduk... 6 Kasım 2002 GS maçı sonrası yaşanan haksız gözaltılar esnasında Sayın Necdet Ersoy'un ismini verdiniz ve UNIFEB sorumlularından Barış Ertül'ü gözaltına aldırdınız.

6- Dereağzında yapılan Galatasarayla oynanan PAF maçından önce aradınız “kalabalık gelin” dediniz. Ve aranızın açıldığı Sayın Atiila Kıyat'ı protesto ettirdiniz.

7- İkinci kez kulubümüzü zor günde bırakıp gitme kararı aldığınızda bile hain dediğiniz Sayın Tahir Kıran bizleri arayarak “Bakın mutlaka yürüyüş yapın ve yapılan yürüyüşlere katılın, başkanı istifadan döndürmek lazım. Defalarca başkanla konuştum ikna etmeye çalışıyoruz, siz de kırgınlıkları unutun ve Fenerbahçe için bu yürüyüşlere destek verin” dedi. Biz bu teklifi reddettik. Israrla size destek vermemiz için bizi arayan Tahir Kıran ile bizi özdeşleştirdiğiniz o günlerde en sonunda biz de yürüyüşe dahil olduk. Aranız kötü diye her yerde konuştuğunuz Tahir Kıran ile o günlerde her gün görüşüyordunuz. Sebebi neydi acaba? Ve ne ilginç ki o da sizi istifadan döndürmek için gayret ediyordu.

8- İkinci kez istifa etmenizin gerçek sebebini ise bir çok kişi gibi biz de biliyoruz. Gazeteci yakınlarınız, o dönem sizinle olan idareci arkadaşlarınız, yakın dostlarınız gibi biz de biliyoruz. Sağlık sebebi de bir sebep ama asıl sebep değil. Gerçek sebebini tüm Fenerbahçe camiasına açıklamanızı bekliyoruz.

9- 2004 yılında tarafımıza vermiş olduğunuz 1200 adet Migros kombinesi iptal ettiniz. Çünkü hoşlanmadığınız diğer tribün gruplarına karşı bir şeyler yapmamızı istiyordunuz ancak biz dostlarımızı satmadık, isteklerinizi uygulamadık ve bize karşı savaşınızı başlattınız.

10- Olimpiyat stadında oynanan kupa finalinde 2 kişiyi yanımıza yolladınız ve bir istekte bulundunuz. Biz reddettik. Aynı kişileri tekrar yolladınız ve adeta tehdit ederek isteğinizi yinelediniz. Ama biz kabul etmedik ve yapmadık. Kaybedilen kupadan sonra çıkıp “anama küfredenlerle beraberler” açıklaması yaptınız. Oysa sizin istediğinizi kabul etsek bu açıklamayı yapmayacaktınız. Bu teklifinizin bize iletildiği an kapalı tribünde olaya şahit olan bir çok kongre üyesi ve taraftarda vardı.

11- MTK maçında size yakın bir grubu bedelsiz kombineler vererek satada soktunuz ve olaylar meydana getirttiniz, sonra önceden hazırladığınız senaryoyu hayata geçirtip haksız cezalar aldırttınız.

12- 1 oyla başkan seçildiğiniz kongre ile 600 oy farkla başkan seçildiğiniz kongre arasında geçen dönemde neler yaşandı biz biliyoruz. Neler döndü, ne senaryolar hayata geçirildi hepsine şahidiz. Şu an çok iyi dost gözüktüğünüz camiamızdaki büyüklerimizle ikili ilişkilerinizin bozulmaması için susuyoruz. O döneme ilişkin tek bir açıklama bile yapmamış olmanızı hayretle izliyoruz.

Bütün kamuoyu önünde bu olayların gerçek olduğuna dair ŞEREFİMİZ ve NAMUSUMUZ üzerine yemin ederiz.

Anadoluda sizle resim çektirmek, sizden imza almak isteyen insanları hor gördünüz, yanınızdan kovdunuz, selam almadınız, selam vermediniz, kibirinizle, kendinizi dev aynasında görmenizle halkı HALKIN TAKIMINDAN soğutmaya çalıştınız. 100.yıl kutlamalarını bile bir ilçeye ve bir caddeye, o caddeyle özdeşleşmiş bir kültüre hitaben yaptınız. Anadoludaki milyonlarca taraftarımızı yok saydınız. Hatta İstanbul'un öbür yakasını bile unuttunuz. Çünkü siz taraftar değil müşteri istiyordunuz ve insanlara bakışınız “kulübe kaç dolar kazandırır” bakışıydı. Oysa Fenerbahçeyi bugünlere o insanların vefa duyguları ve hiçbir paranın satın alamayacağı sevdaları getirmişti. Sizin istediğiniz müşteriler oyuncularımızı, takımımızı yuhalamayı, oyunculara küfretmeyi, ıslıklamayı kendilerine hak olarak görüyor ama siz tribünlerimizi bitirmek için sürdürdüğünüz politikanın en büyük avantajımız olan iç saha avantajımızı yok edip bitirdiğini görmüyorsunuz.

Ranttan bahseden Sayın Aziz Yıldırım’ın şu an rantla hiçbir ilişkisi olmayan GFB’ye karşı yapmış oldukları teklifleri sırayla ve tarihleriyle aşağıya yazıyoruz. Bu bahsedilenlerin hepsi gerçek ve yaşanmıştır. İşte tarafımızdan reddedilen teklifler ;

1 – Sayın Bülent İşcen, 7 Ağustos 2008 tarihinde Grubumuzun kurucularını arayarak yanında Sayın Aziz Yıldırım’ın olduğunu ve Maraton Üst Tribünü’nde bizden şikayetçi olanlar olduğunu ve derhal Sayın Ömer Temelli ile sorunların giderilmesi için görüşmemiz gerektiğini aksi taktirde “Aziz Yıldırım sizi Başbakan’a ve İstanbul Valisi’ne şikayet edecek, haberiniz olsun” diyerek tehdit olarak algıladığımız bir konuşma yapmıştır. Teklif 8 Ağustos 2008 tarihinde Sayın Ömer Temelli aracılığıyla grubumuzun kurucusuna, Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda yapılmıştır. Yapılan görüşme esnasında Sayın Ömer Temelli “Kombine kartları ücreti karşılığında iade ediniz ve sizlere karşılık olarak 500 adet bedelsiz bilet” verelim teklifinde bulunmuştur. Teklif sıcağı sıcağına orada reddedilmiştir. Grubumuzun kurucusu, oraya sorunların giderilmesi ve E Blok’un bağıran taraftara ayrılması umuduyla geldiğini ancak hayal kırıklığına uğradığını belirtmiştir. Görüşme anında Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu Müdürü Sayın Ayhan Bak, Sayın Özcan Tuzcuoğlu ve görüşmeye kısmen de olsa telefonla iştirak eden Sayın Bülent İşcen’de yer almıştır. Bu görüşme tamamen Sayın Aziz Yıldırım’ın izni, istekleri ve bilgisi dahilinde olmuştur.

2 – İkinci teklif ilk tekliften birkaç saat sonra yani akşam saatlerinde Sayın Aziz Yıldırım’la sürekli olarak beraber olan Sayın Bülent İşcen tarafından telefonla yine grubumuzun kurucusuna yapılmıştır. Sayın Bülent İşcen 500 adet olan bedelsiz bilet tekliflerini, 1.000 adet bedelsiz bilete çıkardıklarını, kartları bir an önce iade etmemiz gerektiğini aksi taktirde Sayın Aziz Yıldırım’ın bizleri devlet büyüklerine şikayet edeceğini belirtmiştir. Başkanın ilk teklifi reddetmemize inanamadığını ve “bu ….ler naz yapıyor” dediğini aktarmıştır. Başkanın onayı ile bilet sayısını arttırdıkları yeni teklifde grubumuzca “ bir daha bu konular için bizi aramayın” denilerek reddedilmiştir. İlk teklifin olduğu gün yani 8 Ağustos 2008 günü Sayın Aziz Yıldırım başta Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı devlet büyüklerimize asılsız ithamlarla GFB’yi kötü lanse etmiştir. Zaten bu durumuda FBTV de itiraf etmiştir. Valiyle bu konuyu konuştuğunu açıklamıştır. Hakkımızda yasal işlem yapılması için asılsız iftiralarda bulunmuştur. Daha önce yaşadığımız haksız gözaltıların benzeri durumların yaşanması için bir senaryo hayata geçirilmiştir.

Sonraki günlerde 2 kez daha kamuoyunca bilinen yeni teklifler gelmiş ama grubumuz hepsini reddetmiştir.

12 Eylül 2008 Cuma günü Fenerbahçe Televizyonu’nda yayınlanan Futbol’un Zirvesi adlı programda bütün kamuoyu önünde “ufacık beyinliler”, “rantçılar”, “elebaşı” ve benzeri gibi ithamlarla hakaretlere uğruyoruz. Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlık Makamı kullanılarak, “ben ne dersem doğrudur ve doğru anlaşılır” mantığıyla yapılan bu açıklamaların nedeni Sayın Aziz Yıldırım’ın isteklerini kabul etmememiz ve kendimizi teklif ettiği biletlere karşı teslim etmeyişimizdir.

Sayın Yıldırım, tekliflerinizi kabul etmediğimiz, artık bizi istediğiniz gibi yönetemediğiniz için yaşadığınız şaşkınlıkla yaptığınız tutarsız açıklamalarınızın ve attığınız iftiralarınızın ardı arkası kesilmiyor.

Bu tekliflerin ve anlattığımız olayların tamamı gerçektir. Bu yaşananlara şahitlik edecek olan tarafsız onlarca kişi vardır. Bütün kamuoyu önünde bu olayların gerçek olduğuna dair ŞEREFİMİZ ve NAMUSUMUZ üzerine yemin ederiz. Aksini iddaa edeceklerinde aynı şekilde bütün kamuoyu önünde yemin etmelerini isteriz.

Sayın Aziz Yıldırım reddetmiş olduğumuz tekliflere karşılık makamını ve kulübün çıkarlarını bir yana bırakarak bizlere resmen kişisel bir savaş açmıştır.

Rantı reddedenlere karşı iftira, hakaret, yalan dolu ithamlar savaşına başlamıştır. Sayın Aziz Yıldırım’ın devlet büyüklerine söylemiş olduğu “Stadımızda mescit var ama onlar mescitte namaz kılmak yerine koridorda kılıyorlar. Tinerci, hapçı, çapulcu ve serseri takımı bunlar” sözlerii çok acıdır. Öncelikle belirtmek isteriz ki Migros ve Maraton Üst tribünlerinde herhangi bir mescit yoktur. Bu yüzden namaz kılmak isteyenler namazlarını koridorlarda kılmaktadırlar.

Tinerci, hapçı, serseri ve çapulcu kişiler miyiz? Yoksa namazı ve dini istismar etmeye çalışan kişiler miyiz? Burada yaşanan çelişki maalesef Sayın Aziz Yıldırım’ın bizlere karşı beslemiş olduğu kin duyguları sonucu kurduğu yanlış cümlelerdir. Bu konu bizleri son derece üzmüştür. Bir başka çelişkide Sayın Aziz Yıldırım’ın her yerde bizi azınlık olarak göstermesi, “bunlar 100-200 kişi” demesi, ancak bu sayının çok fazlası bilet teklif etmesi ayrıca bir çelişkidir. Son olarak bahsettiği ve iftira attığı, hakaret ettiği, aşağıladığı 10 kişiler diye küçümsediği kişiler öyle parmakla sayılacak kişiler değildir. Bizim arkadaşlık bağımızda hepimiz biriz, o itham ettiğiniz kişiler tüm GFB dir. İzmir ve Ankaradaki elebaşları diyerek çamur attığı arkadaşlarımız üniversite mezunu, kariyerli, mesleklerinde son derece başarılı iş adamı kişilerdir.

Taraftar olarak Fenerbahçe iktidarında gözümüz yoktur. Fenerbahçe iktidarına muhalefetimizde yoktur. Aksine o makama saygımız vardır fakat bu makamın başında olan Sayın Aziz Yıldırım, kişisel sorun ve kavgaları sebebiyle başta GFB olmak üzere bazı tribün gruplarımızı camiaya karşı olarak göstermektedir.

Bir sorun var, bir kavga var ama bu FENERBAHÇE Tribünleriyle, FENERBAHÇE arasında değildir. Bu kavga Sayın Aziz Yıldırım ile Fenerbahçe tribünleri arasındadır. Bu kavgayı başlatanda ne yazık ki Sayın Aziz Yıldırım’dır. Bu kavgayı başlatan o olduğu gibi bitirmesi gerekende o olacaktır. Taraftarına sahip çıkması gereken yerde taraftarını sürekli olarak hedef olarak göstermesi ve dışlaması bulunduğu makama yakışmamaktadır. Bugün beğenmediğimiz camiaların taraftarına nasıl sahip çıktığını hepimiz gördük.

Paramızla Migros'a kombine istedik, çıkarmadınız. Bunun üzerine Maraton’a geçtik ve kombine almak istediğimiz yerden satışları durdurdunuz. Biz bunları yaparken sizden herhangi maddi bir destek beklemedik sadece manevi olarak desteğiniz bizlere yeterdi fakat sizler manevi destek yerine deyimi yerindeyse köstek oldunuz.

Tutturmuşsunuz kombine kartları bizlere başkaları aldı diye. Açıklayın o zaman kim aldı bize kombine kartları. Açıklayabiliyor musunuz? Hayır. Çünkü öyle birisi yok. O kartları kimimiz borçla, kimimiz banka kredisiyle, kimimiz taksitle, kimimiz kendi harçlığıyla, kimimiz de babasının parasıyla aldı. Varsa aksini iddia eden çıksın da ispatlasın. Sürekli olarak “çamur at, izi kalsın” mantığıyla yürütülen bu tutuma bundan önce olduğu gibi bundan sonrada tepkimizi vermeye devam edeceğiz.

“Tek Reis” olmak başında olduğu camiayı birleştirmek, kaynaştırmak ve ayırmamaktan geçer. Bu düzen sağlanırsa şayet başarı kaçınılmazdır, aksine sağlanmaz ve çifte standartlara sebebiyet verilirse başarısızlık kaçınılmazdır. Bunları sizde çok iyi biliyorsunuz fakat kişisel sorunlarınız maalesef camianın başarısının üstüne çıkıyor. Biz bir adım attıkça siz adım atmak yerine yaptırımlar uygulamaya devam ediyorsunuz. Bu kişisel kavganızda camianın başkanlık makamını, yayın organlarını ve devletin birimlerini kullanmanızda ayrıca rahatsızlık verici ve üzücü bir durumdur.

GFB’nin geçmişte çokca hataları olmuştur, bu hatalarından geçte olsa bile ders çıkarmıştır ve bu hatalardan dolayı özür dilemesini bilmiştir. Sürekli olarak kendini yenileyen ve iyileştirmeye çalışan GFB, gönül verdiği renklerin başkanlık makamından daha cana yakın ve babacan tavırlar beklerken “ufacık beyinliler”, “kandırılmış gençler”, “elebaşı”, “çapulcu”, “rantçı”, “serseri”, “dini istismar edenler” ve benzeri gibi asılsız ithamlarla daha da üzülmüş ve soğutulmuştur.

Futbol takımımız bu kadar kötü ve zor bir durumdayken bugün resmi yayın organımız olan Fenerbahçe Dergisi’nde çıkan “Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun sürecek” başlıklı yazınızın içeriği bu sezon ve bundan sonraki sezonlar için bizde hedefin kupalar, şampiyonluklar ve başarılar olduğunu değil de bizler olduğu izlenimini uyandırmıştır. Hal böyleyken yapacağınız en iyi iş önceki satırlarda belirtmiş olduğumuz gibi taraftarı bir sorun olarak görmemek, onlara manevi anlamda destek vermek ve tezahüratlarımızda belirttiğimiz gibi “Bizimle uğraşmayarak, Takımı toparlamanız” olacaktır..

Son bir uyarı tribündeki taraftarlarımıza: Lütfen dikkatli olunuz, tribünle ve taraftarlıkla ilgisi alakası olmayan grup ve oluşumlar stadımıza tekrar sokulabilir, provakasyon ortamı oluşturulabilir, GFB başta olmak üzere aktif tribün gruplarının mensuplarına cezalar aldırtmak için yeni bir senaryo hayata geçirilebilir. Sayın Aziz Yıldırım benzeri girişimlerde daha önce bulunmuştur. Bursa ve MTK maçlarında kardeşi kardeşe kırdırma politikası uygulanmıştır. Lütfen provakasyonlara alet olmayınız.

Hakemler üzerine

Beşiktaşlılarda -özellikle Sinan Engin'de- maç sonunda hakeme feci bir öfke vardı. Bir gün sonra öfkeleri daha da büyüdü. Galatasaray'da ilk gol ofsayt ikinci gol faulmüş, bize çalıyorlar onlara çalmıyorlarmış. Beşiktaş'ın 1-1 kaldığı maçta oynadığı topla Galatasaray'ın 4-1 yendiği maçta oynadığı top denkmiş gibi. Şöyle denebilir "hakem kötüydü ama biz de kötü oynadık (veya yeterli çabayı göstermedik)". Ama toptan hakeme dalmak Yüzüncü yılda ikinci haftadan itibaren "Bu hakemlerle bu lig bitmez" diye çığırtkanlığa başlayan ve bir sezon boyu sürdüren sinan Engin'in artık böyle bu işleri yürütemeyeceğini anlaması laızm. Artık kendi taraftarı bile destek vermiyor çünkü kendisine bu konuda.

Bahtsız bedevi

Liverpool'dan 8 golü yiyen Hakan dün Beşiktaş'ın 4 yediği Kharkiv maçında da sahadaydı. Dün pek bir hatası yoktu ama naparsın bir bahtsızlık var heralde. Gazetelerde de bir iğneleme var hafiften. Numarası 84 diye.

Roberto Carlos


Sonda söylenecek şeyi baştan söyleyeyim: Son zamanlarda yaptıkları yüzünden artık "Fener'e prestijden başka bir fayda sağlamadı" diyorum kendisi için. Geçen yılın sonlarına doğru düşüşe geçen abimiz sürünüyor artık.

Geçen sezon Kadıköy'deki Kayseri maçında Mehmet Eren'in sarı kart gördüğü bir pozisyon var. Mehmet uçarak kayıp geliyor ve Carlos'un ayağındaki topa vuruyor, sonra da "top gittikten sonra" da Carlos Mehmet'e takılıp yere düşüyor. Dünyanın en süratli futbolcularından biri güleryüzlü Carlos kalkıp Mehmet'in üzerine yürüyor. O gün "hey gidi koca Carlo neydin noldun" dedirtmiştir birçok kişiye Carlos. Bu seneki Hacettepe maçında da Can Arat'ın kendi kalesine attığı golde hiç baskıya uğramadan Fener'in sol kanadında bin iki yüz elli pas yapan Hacettepe futbolcularına o imkanı veren Carlos'un maç sonunda kendisine sorulmadan mikrofonlara çıkıp "Can'a artislik yapmayın lan, ben boş bıraktım ordan geldiler ve golü attılar" demesi artık tartışılabilir duruma gelen futbol kalitesinin yanında insanlığının bir gram eksilmediğini gösterirdi.

Forma sattırdı, kulübüne isim ve tanınırlık sağladı; ve hepsi bu ne yazık ki.

Sivasspor-Fenerbahçe maçı

Son bir haftada o kadar çok maç izledim ki paylaşmak istediğim, üzerine ahkam kesmek istediğim çok konu var. Umarım hepsine ayrı ayrı vakit ayırabiliriz.

Öncelikli olarak Süper Lig beşinci hafta maçında izlemiş bulunduğum iki ekipten, daha doğrusu özellikle Fenerbahçe'den bahsedeyim. Hep gitiğim çotanaklar kıraathanesinde izledim bu maçı, yoğunluğu Fener taraftarlarının oluşturduğu bir günde. Fenerbahçe'nin 90 dakika izlediğim maçlarında bu kadar aciz oynadığını hatırlamıyorum. Dakika 60 küsur, isabetli şutlar 8'e 3 Sivas lehine.

Kadrodaki futbolcularda anlaşılmaz tripler var. Kazım'ın şımarıklığı artık nerdeyse her hareketine sirayet etmiş, Sivas'lı Hayrettin'le her pozisyonda karşılaştılar ve sık sık birbirlerine fauller yaptılar en son adamın ayağını kırmaya çalıştı. O pozisyona kırmızı vermeyen hakeme de yuh olsun. Uğur - Gökhan'da anlaşılmaz bir agresiflik. Carlos gitti mi gelmiyor zaten geriye, gerideyse 60 - 70 metrelik paslar atıyor.

Alex hasta haliyle birkaç pozisyonu kovaladı ve o aşırtmayı da yapabilse maçı da çevirecek belki. Guiza iyi niyetli ama Fener çapındaki bir takımın oyuncusu değil bence, kontraatak oynayan bir takımda verimli olabilecek bir adam. Kaleci Volkan Babacan değil de Volkan Demirel olsaydı o gün maç daha erken kopardı. Birkaç hafta öncesine kadar; görülen yerde dövülebilecek kadar tiksinilen Maldonado, maçı beraber izlediğimiz Fenerli arkadaşlar tarafından maçın en iyilerinden biri olarak nitelendiriliyordu. Ama Hıncal Uluç'un dediği gibi; defansif bir ortasaha oyuncusunun maçın en iyilerinden biri olduğunu söylemek takımın çok atak aldığını gösteriyordu.

Fenerbahçe'nin nasıl düzene gireceği de ayrı bir yazı olur artık. Zira güzel bir farklı galibiyet alıp çıkışa geçer ve devamını da getirebilirler; iki hafta da ha kötü devam edip sonra Aragones'i de şutlayabilirler. Velhasılı kelam maç sonuna kadar Sivas'ın hakkıydı, öyle de oldu.

29 Eylül 2008 Pazartesi

Yine İki Haftanın Ardından

Pazartesiyi aksatınca bir daha yaka bir araya gelmiyor, yazı da bir türlü yazılmıyor. Hele de bayrama girersek iyiden iyiye yazısız kalırız diye Pazartesi geç saatte bilgisayarı açıyor ve yazımı yazıyorum. Biz de bu hafta Puan Durumuna uygun gidecek ve en üst sıradan başlayacağız:


Trabzonspor: Süper gidiyor. Yıllar sonra güçlü bir Trabzonspor görmek çok güzel. İsterim ki haksız yere Milli Takım'dan kovulan şu adam sonunda güçlü bir takımla şampiyon olsun...


Bursaspor: 5'te 4 yaparken arada Kayseri'yi yendi bu takım. Bir tek Sivas deplasmanına takıldı, ama helal olsun. Sercan Yıldırım da 18 yaşında ve gol krallığında lider. Yıllar sonra timsah yürüyüşü gördük, Mususi'den yadigar.


Galatasaray: Top oynamıyor, çapsız diye eleştirdiler Skibbe'yi ama taşlar yerine oturuyor galiba. İlginç olan geçen sene yabancısız maçlar kazandı, şampiyon oldu diye göklere çıkarılan takımın şimdi sadece yabancılarıyla ön plana çıkması.

Beşiktaş: Gaziantep maçında da 1-0 öne geçip geriye yaslanmış, rakibe 11 kişiyken de 10 kişiyken de pozisyon vermemişti, 10 kişi kalınca ekstra rahatlayıp, 3-0 yapmış, daha büyük farkı da kaçırmıştı... Bu hafta da aynı plan işlemekteyken Sivok'un kurban olunası kaslarından biri çekiverdi, Sivok da yerini Gökhan Zan'a bırakıverdi, golü de duran toptan yiyiverdik. Demek ki güven verme işlemi de Sivok ile beraber dışarıya çıktı... SVK plakalı bir araba var iş yerinde, Sivok deyip bağrıma basıyorum elin arabasını. Allah iniş takımlarına zeval vermesin Sivok, 1 puan kaybettik 1 puan daha kaybetmeyelim... Bu arada İsveçlisi Türkü kim olursa olsun, Beşiktaş'ın rakip yarı sahada Bobo ve Nobre ile kazandığı her topa faul çalmayı, oyunu durdurmayı hakemlik sayıyorlar. Beşiktaş'ı öldüreceğim diye futbolu öldürüyorsunuz haberiniz yok. Böyle hakemlik de olmaz futbol da. Beşiktaş'ın sayılmayan ikinci golünü saymayıp da Lincoln'ün golünü saymanın izahı da yok. Geçen seneki öyküye geri dönmeye başladık. 2 puan yazalım Beşiktaş'tan çalınanlar hesabına.


Sivasspor: Bu haliyle de Fener'i yenemeseydi, helal olsun diyecektik, ama şimdi yendiği için helal olsun diyoruz. Sezer Badur süper adam, gol nefis.

Diğerlerine de değinmeye gerek yok zaten. Bizim Kartal Yüreğimiz Kazım Kanat, Galatasaray'ın da Alparslan'ı gidiverdi. İki camianın da başı sağ olsun.


Kazım Abimiz, inatçıydı. En basitinden bütün futbolculara soyadıyla hitap etmede, Milli Takım'a Ulusal Takım demede. Daha da ötesi Ümit Karan'ın solcu olduğu için Fethullah Hoca'nın Milli Takımı'na seçilmediğini belirtecek kadar inatçıydı.

Bayramınız kutlu olsun. Haftaya inşallah görüşmek üzere, aksatmasam, bu blogdan da kovulmasam iyi olacak....

25 Eylül 2008 Perşembe

Fakyu - 0007

Üstteki fotoğraf yorumsuz, alttaki sözlere de şöyle ciğerden ağız dolusu bir fakyu ister ama o da yorumsuz.

"Ben F.Bahçe'ye para için gelmedim. Kulübün başında Aziz Yıldırım olduğu için, ailem F.Bahçeli olduğu için buradayım.
Çocukluğumda F.Bahçeliydim. G.Saray'da oynarken de F.Bahçeliydim, bu bir gerçek. Kimseye cici çocuk görünmek için de söylemiyorum bunu. Öyle bir kaygım yok ama G.Saray'da da mutlu oldum."

23 Eylül 2008 Salı

Yeni transfer

Elvan Abeylegesse Galatasaray formasını giyip pozunu verdi. Yakışmış yakışmış; heyyt be koçum benim.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Conrad Mcrae

1971- 2000

Geçen bir yerde bir görüntüsüne rastladım. Benim gördüğüm en güçlü basketbolculardan biriydi. Bazılarının oyunu birbirine benzer. "Abi Efes bi gard almış, Naumoski gibi" Bazılarının da benzeri yoktur. Pete Williams, Larry Richard. Conrad da o tarifsiz adamlardan biriydi. Saha içinde görmeyene anlatmak gerçekten zor. Sakarya Üniversitesi'nde okuduğum yıl trende Sakarya'ya giderken okumuştum öldüğünü. Adamı şoktan şoka sokan erken bir ölümdü bu. Tribünde izettiklerini de başka zaman yazarım artık.

Harry Potter

Bizimkiler kendisini transfer ettiğinde "bir müzmin sakat Türkiye'ye para kazanmaya geldi herhalde" dedim. Ama Allah nazardan saklasın gayet iyi gidiyor bizden sekiz ay farkla büyük olan abimiz. 11 sakatlı dün 12nci sakatını veren takımda mükemmele yakın oynadı. Attığı golde ise mantalite farkını gördük zaten. Sakin yahu sakin.

Nice yıllara Herry Kewell.
İyi ki gelmişsin buralara..

19 Eylül 2008 Cuma

Yok artık Ali Sami

Manchester City Ronaldo'yu alıyormuş. Artık Ronaldo diyince aklımıza gelen Portekizli olanı değil, geçen yaz acetoblog 'ta 95 kiloluk halini gördüğümüz 32 yaşındaki Ronaldo'yu. Bence hiç gerek yok. Inter taraftarı yıllarca kendisinin sakatlığının bitmesini beklemişken, iyileşir iyileşmez Real'in yolunu tutmuştu. Ronaldo'yu alırsa Manchester City, Ali Sami Alkış'a "isterseniz beni de ön libero olarak alın" deme hakkı doğar. Turgay Şeren'in bu cümleye vermiş olduğu cevabı verme görevi de City'den kime kalır artık bilemem.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Yılın olayı !!!

Fanatik gazatesi Christiano Ronaldo ile ropörtaj yapmış ve "yılın olayı" demiş. Eğer bir katakulli yoksa bu işte harbiden de spor gazeteciliğinde yılın olayı bu herhalde. Ropörtaj burada.

İki Haftanın Ardından

Yine evde olmayınca Pazartesi günü, ortasında da vakit bulunca, ama "Belçika maçı oynanmış gibi mi yazsam, yoksa oynanmamış gibi mi yazsam" tereddütünden 2 Haftanın Ardından yapmaya mecbur kaldık mecbur.


 

Ermenistan maçı

Kolay maçtı. Zorlanmadık yendik, rahattık. Ama koskoca Cumhurbaşkanı'nın taaa Ermeni Cumhurbaşkanı'nın ayağına gitmesini yakıştıramıyorum. Bana diyalog demeyin kardeşim, Ermeniler her yerde "soykırım" için yasalar çıkartırken kimse onlara "monolog yaptın birader, diyalog yap biraz da" demiyor...


 

Emre Belözoğlu

Onu eleştiren adamlar şimdiye kadar oturduğu yerden gevrek gevrek gülmekten başka ne yapmışlardır acaba?? Bir de tanınmamış mankenleri tanınır yapmaktan, bir de Çırağan'ı boykot etmekten?? Nedir be adam senin uğraşın?


 


Belçika maçı

Fatih Hoca, her dem futbolu güzelleştiren bir adam olduğu için Belçika teknik direktörünü maçı çirkinleştirmekle suçlamakta da; kendisinin üzerine yürüyerek adamı yeri geldiğinde dövmekte de; Denizlisporlu Çağlar'ı Şili hazırlık maçında oynatmayıp resmi maçta oynatmakta da; Osman Tanburacı'ya "bıyığını s...." demekte de haklı sonuna kadar. O, şimdiye kadar Türkiye'nin ve Galatasaray'ın yaşadığı en büyük başarıların mimarıdır, ve sonsuz bir kredisi vardır. Haklıdır.


 

Lig

Fenerbahçe'nin puan kaybedeceği belliydi de yenileceğini ben bile tahmin edemedim. Galatasaray da huzursuz, puan kaybedecek gibi duruyordu, ama gene de fazladan bir puan kaybı oldu. Gaziantep haybeye iki puan verdi. Kayseri nihayet kazandı. Sivas geçen senekinden hiç farklı olmadığını gösterdi, gene lider. Beşiktaş ikinci hafta kendisi gibi 3 puanlı Konya ile oynadı, 3. haftada da kendisi gibi 6 puanlı Trabzon ile... 4. haftada da gene kendisi gibi 7 puanlı Gaziantep ile... Yeter bre, ne zaman oynayacak alttakilerle. Trabzon maçında da 1 puan yeter de artardı. Trabzon deplasmanından 1 puanla dönen öpüp de başına koysun bu sene...


 

Fenerbahçe

Hep denir Fenerbahçe iki sezondur diğer takımlardan kendini üstün görür, o yüzden lige asılmaz diye... Şimdi karşılaştıralım bakalım hangi açılardan Beşiktaş'tan üstün, ya da "kendini bu kadar üstün görecek kadar üstün" diye:

Rüştü – Volkan: İkisinin de ne yapacağı belli olmaz, saçma sapan hatalar da yapabilirler, süper de oynayabilirler, her ne kadar güvensiz de olsa, yaşı itibariyle Volkan'a yazalım üstünlük puanını FB 1-0 BJK

Sivok Zapo – Edu Lugano ikilileri: Kimse bana demesin erken merken diye, Sivok ile Zapotocny, tek tek oynadıkları maçlarda da, çift oynadıkları maçta da nasıl topçular olduğunu gösterdiler. 2 puanı direkt yazarım Beşiktaş'a: BJK 2-1 FB

Roberto Carlos: karşısına kim gelirse gelsin 1 puan FB'nin: 2-2

Gökhan Gönül – Serdar Kurtuluş: Serdar gelecek vaad eden, aslında ön liberoda daha da iyi oynayan genç bir topçu olsa da Gökhan Gönül alır puanı: FB 3-2 BJK

Cisse Uğur – Selçuk Josico : İdeal düzende 1 önlibero olduğunu düşünürsek, 1 yazarız BJK'ya. 2 ön libero olsa ikisini de yazardık. "Öyle Aurelio gitti, daha iyisini alırız"larla olmuyor maalesef: 3-3

Delgado – Alex : Zurnanın zırt dediği yer... Geçen sezon olsa Alex üstün derdim ama, kaptan olan Delgado ile eski Delgado arasında dağlar kadar fark var, ben BJK'ya yazarım puanı aga, gerekirse FB-BJK maçında da görürüz anyayı konyayı: 4-3 BJK önde.

Tello – Uğur Boral : Göz var izan var tabii ki Tello, bir Sevilla maçı oynayıp bütün sezon yatmakla olmuyor Uğur Efendi 5-3 BJK önde.

Serdar Özkan – Colin Kazım : Maalesef Serdar'ın kanserojen Trabzon maçı performansının da etkisiyle, sevmememe rağmen Kazım'ındır oy: 5-4 BJK

Forvetler: Şimdii, iki takımın bütün forvetlerinden iki tanesini seçip oynatmak zorunda olsan bir maçta, hangi ikisini oynatırsın? Ya da hangi ikisi en iyisi? Muhalefet şerhlerine açık olmakla birlikte, ben Semih – Bobo derim. Güiza'dan önce de Holoşko zorlar bu ikiliyi. 6-5 BJK.

Hadi diyelim Delgado'ya Alex'i; Sivok yerine Edu'yu seçtiniz, olur 6-5 ya da taş çatlasa 7-4 olur FB lehine. Daha da fazlası olmaz. Nedir bu afra tafra arkadaşım, neyin kendini beğenmişliği bu? Bir sene çeyrek final oynadınız diye mi?? Aman babacım yoruyoruz sizi de Ankaralar'a falan ama kusura bakmayınız...


 

Avrupa

Beşiktaş, Kayseri, Galatasaray ve Porto galiptir bu hafta, aksini beklemeyiniz. Selamlar ola...

11 Eylül 2008 Perşembe

Benzer mi desem.

Dün attığım postla amigo bir maç yorumcusundan bahsetmiştim size ya. Şirketteki Fenerli arkadaşlarım bile "Abi Arda neydi o maçta ya, çok şanslısınız." demişken, maç içinde Arda'yla ilgili bir cümle kurmak yerine, Tuncay'ın sekiz dakikalık performansından 75nci dakikada bile bahsetmeyi seçen eleştirmen. "Keşke Tuncay sakatlanmasaydı." Ulan Tuncay sakatlanalı 70 dakika olmuş, maç bitiyor, analiz yap analiz. Benim görmediğim birşey söyle, sen de birşey görmüyorsan da sus bari.

Neyse bu abimizdan şikayetçi olan farklı kişiler de varmış. Yalnız değilim yani:

Denizlispor Kulübü Başkanı Ali İpek, ilk kez (A) Milli Takım forması giydiği Belçika maçından sonra Çağlar Birinci'yi eleştiren yorumculara tepki gösterdi. İpek, yaptığı yazılı açıklamada, yorumcuların, milli takım forması yerine, kendi takımlarının formasıyla maç yorumladıklarını öne sürdü:

''Sayın Fatih Terim'i futbol anlayışı ve cesareti nedeniyle bir kez daha tebrik ediyorum. Ayrıca, Çağlar Birinci'yi kadroya dahil etmekle ne kadar doğru bir seçim yaptığını tüm Türkiye gördü. Ama ne yazık ki, bazı yorumcuların, milli takım forması yerine, kendi takımlarının formasıyla maçı yorumladıklarını gördük. Eyyamcılığın da bir sınırı vardır. Anadolu takımından çıkmış, (A) Milli Takım'ın ilk kez formasını giyen bir oyuncuyu daha maç bitmeden sahaya gömmeye çalıştılar. Ama kendi söylemlerinin sahaya gömüldüğünü tüm Türkiye gördü. Ne yazık ki kendileri göremedi. Türk halkının, televizyon başında milli takım forması ile maç yorumlayan yorumcular görmek istediği kanısındayım.'

'

10 Eylül 2008 Çarşamba

Welkam tu YUHayo

Dakika sekiz, yani 7:bilmemkaç. Eleştirmen bey buyuruyor ki: "Şu ana kadar takımda tek top yapan, topu ileriye taşıyan adam Tuncay." İyi de ulan öküz, daha dakika sekiz, 450'ye kadar saysan anca o kadar ediyor. Tuncay bir tane top taşıdı sadece o ana kadar, bir kere de topla birlikte auta çıktı. Zaten bunu dedikten 2-3 dakika sonra Tuncay sakatlandı.

Aynı zattan daha eski bir cümle: "Fenerbahçe 3 yılda rakiplerine 30 yıl fark attı" Böyle bir iddianın -hatta artık kesin bir şey, bir yargı kararı gibi birşey olmuş artık- neresinden tutulur ki? Otuz yıllık fark. Neye göre, kime göre? Hangi kritere, hangi otoriteye göre. Pompala yavrum pompala.

"Evet son yıllardaki çalışmalar ve yatırımlarla Fenerbahçe'nin kuruluş yılı 1873'e çekildi ve bu sayede kulübümüz en yakın rakibine 30 yıl fark attı." Abi insanlar bu tip şeyleri görünce ya size gülüyorlar, ya da Fenere olan nefretleri artıyor. İnsan vücudunun yüzde 70'i suymuş, ama bazılarında yüzde 70'i metan oluyormuş demek ki.

Anneler Günü

Bir arkadaşım bir akşam eve geliyor yorgun argın. Akşam yemeğinden sonra anne, baba ve oğul üçlüsü olarak televizyon karşısına oturuyorlar. Annesi çayla birlikte normalde ailelerinin adeti olmayan pasta getiriyor. Babasıyla ikisi atlayıp hemen soruyorlar; "Hayırdır, neyin pastası bu" diye. Teyzenin cevabı gayet sakince geliyor ama bu cevap hiç unutulmayacak bir şekilde bir anda baba-oğulun sırtlarından soğuk terleri döktürüyor:
- Hiiiç, bugün anneler günü de, kimse bana bununla ilgili herhangi birşey söylemeyince ben de kendi kendime pasta aldım.

9 Eylül 2008 Salı

Michael Skibbe

Geçen mesıncır üzerinden Almanya'daki dayımla muhabbet ederken, dayım sayın teknik direktörümüz Skibbe'yi "yaramaz" diyerek özetledi. Kendisi futbol duayeni değildir ama senin benim Türkiye'de Yılmaz Vural hakkında yorum yapabilme imkanımız kadar da Alman futbolunun takipçisidir. Ben sezon başı yurtdışındaki hazırlık kampı yapılırken ekteki fotoğrafı görünce çok sevindim. Galatasaray'ın teknik yönetim konusunda bir sıkıntı yaşamayacağını hissettirdi bana bu fotoğraf. Skibbe'nin antremana olan alakasını simgeliyorsu sanki. Ama geçen maçlara baktığımda Galatasaray'ın oynadığı fitbol başta olmak üzere diğer tüm olan bitenle birlikte bu hissiyatım yerini karamsarlığa bırakıyor süratle. Umarım yanılırım ve nolur yanılayım.