19 Kasım 2008 Çarşamba

Patron ne derse o!!!

Bazen düşünüyorum ya ben gazeteci olsam da herkese laf çaksam, sonra bu çaktıklarımdan biri gazetemi alsa; bu kez onu övmeye başlar mıyım. Bir çizgim varsa o çizgiden sapar mıyım? Patronumun çıkarları doğrultusunda hareket etmeye kayar mıyım?

Senin Sayende

Her günüm mis gibi dünya kokan bir kavun dilimi
Senin sayende.
Bütün yemişler elime güneştenmişim gibi uzanıyor
Senin sayende.
Senin sayende yalnız umutlardan alıyorum balımı.
Yüreğimin çalışı senin sayende.

En yalnız akşamlarım bile duvarında gülen bir Anadolu kilimi
Senin sayende.
Şehrime ulaşmadan bitirirken yolumu
Bir gül bahçesinde dinlendim senin sayende
Senin sayende, içeri sokmuyorum
En yumuşak urbalarını giyip
Büyük rahatlığa çağıran türküleriyle kapımı çalan ölümü.

Nazım Hikmet

18 Kasım 2008 Salı

Beşiktaş'taki Zuk Danılds

Geçen arkadaşımla okuldan yürüye yürüye aşağı indik, açtık ışıklardan karşıya geçip pide aldık yedik. Sonra da KFC, Pizza Hat, Börgır Kink varken gidip ufak tuvalatemizi MekDanılds'da yaptık. O tuvaletin görmediği pipi kalmadı sanırsam. İnatla oraya gider inatla oraya yaparız çişimizi. Neden bilmem. Bir dahaki gidişimde fotoğrafını çekip koyayım bari buraya.

Fakyu - 0008

Evet sevgili blogsever kitle, son bir ayda iki yazan bu denyo yazarın da artık kendi kendine ciğerden bir fakyu deme zamanı gelmiş olsa gerek. Takımım fenerden yine fark yemiş, Benfica'yı dağıtıp yendiği haftanın sonunda, fener toplamış durumu, Arda düşmüş, o kadar maç seyretmişim, o kdara sipor dışı bloga malzeme olabilecek şey görmüşüm...

Ve yazmamışım...
Evet, fakyu mi.

3 Kasım 2008 Pazartesi

İki Haftanın Ardından

En son bıraktığımda Beşiktaş liderdi, önüne gelene giderdi (önlenemez kafiye arzusu, pardon). Derken Türk mahkemeleri blogspot ve blogger’ın yasak olduğuna kanaat getirdi. ktunnel, ltunnel gibi opsiyonlar aklımızdan bile geçmedi, bizde devlet her şeyin üstünde gelir, bir siteye girme diyorsa oraya girmekten kimseye hayır gelmez. (Hayır, gelmez ısrar etmeyin) (önlenemez esprik arzusu, pardon). Bu nedenle aksattık geçen haftayı.


Tam bu sırada televizyonda zamanında Aliye’nin çocuklarını oynamış olan iki adet çocuk yaştaki kazmanın oynadıkları Kinder reklamını gördüm, zamanında bu çocukları diziye seçenlere de (kesin kameramanın falan tanıdığıdır), o dizide bunları izleyip “allahım ne tatlı çocuklar bunlar” diyen izleyicilerin de, “bu çocukların hiçbir şey yapmayıp kazandıkları para da yetmez, reklamda da oynatmalıyım bunları” diyerek reklamda oynatanlara da söyleyecek sözlerim az geliyor. Hırsız Polis’teki ya da Babam ve Oğlum’daki çocuklara ayıp resmen yaptığınız. Yetim hakkı yemek. Tanıdığım birçok yetim ya da yetim olmayan çocuk bunlardan iyi oynar be. Rüştü Reçber bile surf reklamlarında daha iyi oynuyordu, daha da bir şey demiyorum.


Konumuza dönecek olursak, işyerimizden sevgili arkadaşlarımızın bir kısmının söylediği bir laf var, “Anadolu takımları bu sene de şampiyon olamazsa yuh artık” diye, hak vermemek mümkün değil. Bir yanda “ha patladı ha patlayacak” Ersun Yanal Trabzon’u, bir yanda garip bir taktik anlayışla oynayan Denizli Beşiktaş’ı, bir yanda ne yapacağı belli olmayan Skibbe Galatasaray’ı, bir yanda da bir türlü istikrarı sağlayamayan Uygun Sivasspor’u. Bu büyük takımların bu formsuzluğunda da Anadolu’dan şampiyon çıkmazsa daha ne diyelim ki artıkın.


Karşısında 1 puana gelmiş Sivas buldu, istediğini verdi Beşiktaş, goller dışında keyif vermedi Antalya karşısında, ve nihayet namağlup ünvanını bıraktı Kayseri’de. Zor günler bekliyor Beşiktaş’ı. Yenmesi gereken takımları yenemedi.


Galatasaray yıllardan sonra ilk kez Kadıköy’e mutlak favori olarak gidiyor. Almalı artık bu maçı, bu maçı da alamazsan hangisini alacaksın??


Geçen hafta çifte liderlik sevinci yaşar iken iki takımımız da kaybediverdi liderliği, Ah be Liverpool, ne şanssız komşumuzdun sen? Tottenham puan dağıtırken neredeydin de Redknapp dönemine denk geldi bu maç??


Bu haftalık da bu kadar olsun. Teşekkürlerimizle.


Aaa bi dakka bi dakka, ya tenis maçı veriyorlar o kadar seyredemiyoruz. Sportmenlik onuru D-Smart’ı da Digi’yi de yenecek. Ayıp yahu.... Bağış Erten’e de ayrı ayıp, Türksat’a bir Eurosport Türkiye koyduramaz mı insan??

22 Ekim 2008 Çarşamba

Fenerbahçe 2 - Arsenal 5

Maç üçüncü golde koptu bitti. Normal şartlarda uzatmalarla birlikte maçın bitimine yaklaşık 20 dakika varken atılan ikinci gol; atak üstüne atak geliştiren Fenerbahçe takımının seyircisini ateşlemeliydi. Seyirci destek ve tezahüratıyla stadı adeta yıkmalıydı. Ama maç 21nci dakikada Arsenal üçüncü golü attığında bitmişti, skoru 4-2 yapan .

Seyirci Maldonado'yu ıslıklıyor, Guiza'yı alkışlıyor. Hiç anlamıyorum. Sen adamı aryıp bulmuşsun, demişsin ki "Hocam biz Fenerbahçe'yiz, şöyle iyiyiz böyle şahaneyiz. Sana şu kadar da para veririz. Gelir misin?". Adam da gelmiş, iyi veya kötü de oynuyor. Çıkınca onu yuhalıyorsun. Guiza'yı da bilmemkaç milyon yüroya almışsın gol atsın diye. Birsürü gol pozisyonunu kaçırıyor. Sonra defansa gelip yardım etti diye maçın kahramanı ilan ediyorsun. Koştu diye.

Son dakikalarda Arsenal'de 18 yaşında bir oyuncu giriyor. Sunucu veriyor gazı, bakın heyecanlı diyor, bakın heyecandan çükü düşecek. Ama sunucunun çocuk dediği eleman, sahada o kadar soğukkanlı ki, sanki 10 tane şampiyonlar ligi finali oynamış. Golünü de atıyor.

"Evet Guizaaa, hayır guiza, hayır guiza, evet demek istedik ama hayır Guiza" sunucu komedyası.

Arsenal'in defansındaki -normalde yedek olan, dördüncü golü atan- Song, Trabzonspor'lu Rigobert Song'un yeğeniymiş.

Maçtan sonra Adebayor'a soruyorlar: "5 gol süpriz oldu mu?" Aynen diyor ki: "Dürüst olmak gerekirse hayır, çünkü biz çok iyi bir takımız."

Edu ve Lugano sağlam adamlar, ben birçok kişinin aksine Edu'yu daha faydalı buluyorum. Ama sağ ve soldan hiç yardım gelmezse batmaları ve batırmaları gayet normal. Fener dün 4-4-2 görünümlü bir 4-3-1-2 oynamak için çıkmıştı sahaya dizilişe bakıldığında. Ama bu düzen 2-5-1-2 oldu. Roberto Carlos turşu olmuş, Vederson iyileşsin artık bir an önce. (Ya da ben Galatasaraylıyım abi, iyileşmesin daha iyi:)

Neyse bir Galatasaraylı olarak kendimce gördüklerimi şöyle özetliyeyim: Fener seyircisi bıkmış, Aziz başkana bu zamana kadar yaptıklarından dolayı çok sert çıkmaya kıyamıyor ya da neyse sert çıkmıyor. Bu da garip yerlere sirayet ediyor. İkinci yarı seyirci yoktu hiçbir şekilde, 4-2 yapıyor takım, tık yok. Maldonado'ya çakıyor, Guiza'yı öpüyor. Uğur'a çakıyor, Roberto Carlos'u öpüyor. Ama olan da Fener'e oluyor.

Dünkü maç bitmesine 70 dakika varken, 20nci dakikada 3-1 olduğunda bitti. Fener'in şampiyonlar ligi serüveni debitime dört maç varken; önceki Şampiyonlar Ligi haftasında oynanan Fenerbahçe-Dinamo Kiev maçında bitmişti zaten.

21 Ekim 2008 Salı

Çüşler ötesi


Ne yapıyorsunuz abi ya. Boku çıktı artık işin.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Haftanın Ardından

Beyaz Rusya - Türkiye Ümit Milli Maçı: Bu kadar güzel bir kadroyla ancak bu kadar saçma sapan bir sonuç alınırdı. Teknik Heyet'i, aynı zamanda en baba adamları gereksiz yere A Milli Takım'a çağırıp bir de oynatmayan Fatih Hoca'yı kutlamak lazım. Maç öncesinde "Ümit Milli şampiyonası bizim için çok önemli, turnuvaya kalırsak Arda ve Mehmet Topal'ı da Ümit Milli Takım'a çağıracağız" diyerek çocukların üzerinde, "oh biz elemeleri oynayalım, şampiyonada onlar oynasın" düşüncesi yaratan Mahmut Özgener'i de unutmamak lazım...

Estonya - Türkiye Milli Maçı: Milli takımda son zamanlarda oluşan "biz bu maç boyunca s.kimizi sallayarak dolaşsak bile son 10 dakika oynar, maçı alırız" havasının dağılması açısından önemli bir maçtı. En az üç tane %100'lük gol pozisyonu var ki, nasıl kaçar belli değil. Öte yandan Estonya açısından çok önemli bir puandı. Fark üstüne fark yiyen bir takım için altın değerinde. 80'li yıllardaki İngiltere ile 0-0'lık galibiyetimizi, kaleci Fatih destanı'nı hatırlayın lütfen.


Fenerbahçe nihayet deplasmanda bir puan alabilirken, Kocaelispor'un da kendine güvenini öldürdü. "Büyük takım olduk" rehaveti, Kayseri ve Bursa'nın puan kayıplarına sebep oldu. Gaziantep'i ise ben de çözemedim. Anadolu'dan bu yüzden şampiyon çıkmıyor işte, önemli maçlara asılıyor, sonra saçma sapan maçlarda dağılıyorlar.


Beşiktaş, oyuna çok hızlı başlayarak 13 dakikada 3 gol buldu. Arzusu, isteği gayet yerindeydi, ki zaten bu ikisi aynı şey. Tello'daki fark Denizli'nin farkı olabilir pekala. Spor yazarlarımız beğenmediler oynadığı topu Beşiktaş'ın, ama 13 dakikada 3 gol bulan bir takımın geriye yaslanmaması için bir sebep göremiyorum, 2 olsa bile haklı olabilirler belki ama 3 gol artık bu kardeşim, zaten suni çimde oynuyorsun, ne diye yorasın kendini. Sakatlansan neden sakatlandın derler sonra da... Günümüz futbolunda başarı biraz da "gücünü mantıklı kullanma sanatı" değil mi?


Öte yandan, Galatasaray-Trabzonspor maçını Garfield 2'yi bir milyonuncu kez DVD'den izlemek isteyen yeğenim yüzünden seyredemedim, pek de şikayetçi değilim, kedi bir şeyler döktüğünde yeğenciğimin "ah yaramaz yaa" demesi maçtan çok daha zevkliydi... Hem zaten yıllarını İnönü kuyruklarında geçiren babam "Garfield'ı aç, çok istiyor" dedikten sonra başka seçenerk var mıydı ki??. Ama Arda güzel bir gol atarken, Servet elle gol atmış diye duydum. Arda'nın golünü şimdi gördüm ve çok memnun oldum ki geçen Perşembe aynı golden ben de attım... Bu tip gollerim meşhurdur zaten, Kamil bilir...


Liverpool da maaşallah Beşiktaş'ın İngiltere versiyonu gibi, kanser etmeden mutlu etmiyor. Umarım bu sene şampiyon olurlar artık....

14 Ekim 2008 Salı

Çüşşşşşş

Fotomaç gazetesinin bugünkü ilk sayfası:
"Fatih Hoca Galatasaray'a hayırlı olsun."

Aynı Fotomaç'ın onikinci sayfası:
B Planı Lucescu

E yuh size ya. Bir transfer için iki yüz yetmiş tane ismi ortaya atın, tutan olursa "Aylar önceden bildik." Çüş size ya. İki bomba haber, ama ikisi de birbirini patlatan bomba haber.

13 Ekim 2008 Pazartesi

İki haftanın ardından.

Kronolojik sıraya göre yorumlarımı dizip kendimi yormayacağım:


Fenerbahçe - Dinamo Kiev : Fener'in kazanamaması ilk başta eksi gibi gözükse de, aslında bu maçtan alınan bir puanın bir puan olduğu çok geçmeden anlaşılmıştır. Fenerbahçe bu grupta sonuncu olarak elenecektir.


Galatasaray - Bellinzona : Galatasaray'ın bu köy takımı karşısında oynadığı oyun ve iki maçta yediği dört gol içler acısıdır.


Paris St. Germain - Kayserispor : Kayseri'nin 0-0 bitiren inadı, herşeye rağmen kazandırdığı ülke puanı takdire şayandır. Gönül isterdi ki Kayseri'de o goller yenmeyeydi.


Metalist - Beşiktaş : Korkuyla beklediğimiz oldu. Sivok yoktu. Sivok'un yerinde Gökhan Zan'ın, sağ bekte Toraman'ın ve ön liberoda da Serdar Kurtuluş'un oynaması anlamsızdı. Övgüler yaptığımız Zapo'nun Gökhan Zan gibi bir adamın yanında ne hallere düşebileceğini maalesef gördük. Bobo, Delgado ve Tello'nun da kötüsü hiç çekilmiyor birader. Nobre'nin attığı goldeki Bobo'nun şutunu görürseniz ne demek istediğim anlaşılacaktır. Ertuğrul Sağlam adına utanç gecesidir. En iş yapabilecek adam olan Nobre ikinci yarının ortalarında ancak oyuna girebilmiştir.


Demirören'in Lucescu ile görüşmesi : Luçe, bu takıma Şampiyonlar Ligi'ndeki gelmiş geçmiş en kişilikli oyununu 1-1 biten Lazio-Beşiktaş maçında oynatmış adamdır. O zamandan bu zamana kadro kalitesi de yükselmiştir, ağız sulandıran bir gelişmedir. Saçma sapan bir 2003-2004 sezonu ikinci yarısına rağmen Luçe'nin tadı damağımızda kalmıştır. Luçe'ye defansif, korkak diyen bir de Ertuğrul'a bakmazsa taş olur.


Luçe'nin reddetmesi, Ertuğrul'u onurlu davranmaya davet edenler : Luçe'nin reddetmesi olağan gelişmedir. Takımı ligde kötü gitse de şampiyonlar ligi'ne devam etmekteydi. Aralık ayı'na kadar Mehmet Ekşi ile idare edileydi ya. Onurlu davranmaya davet edenler, takımına sahip çıkan, kötü gidişe dur demek isteyen, her maçtan sonra "hatalarımızdan ders alıyoruz diye diye ders bitiremeyenlerden kurtulmak isteyen, sorumlu yöneticilerdir.


Demirören'in Ertuğrul'a kal demesi : Luçe'den hava alan Demirören'in takıma kimseyi getiremeyeceğini fark ederek Ertuğrul'a son bir umut gaz verme çabasıdır ki, o da o durumda yapılabilecek en güzel şeydir.


Fener-Kayseri , GS-Bursa : Mevcut formlarının devam etmesi yönünde ağız sulandıran dört takım olur kendileri.


BJK - Hacettepe : 1,5 yıldır korka korka 11 yazan Ertuğrul'un giderayak kaplanlığı, Batuhan ve Aydın'a yer vermesi, Bobo ve Tello'yu kesmesi. Çok güzel hareketler bunlar, ama neden şimdi?


Ertuğrul'un istifası : Adam gibi adam süsü verilmiş tırsak antrenör tripleri. Seyircisiz Galatasaray deplasmanına tek forvet çıkarken neredeydi adamlığın derler adama. Neticede bir cemaatin kulübümüzden çekilmesi.


Sinan'ın kabul edilmeyen istifası : "Demirören ile geldim, Demirören ile giderim" açıklamasıyla biten istifa. (tabi böyle bir istifa gerçekten varsa)


Denizli'nin göreve gelmesi : "Demirören Denizli'ye mecbur kalacağını bile bile Luçe'ye gider miydi" diye düşündüren, ama yine de mevcut koşullarda olabilecek tek kişinin göreve gelmesi, Demirören'in de Denizli'nin de eski sözleri yalayıp yutması.


Sinan'ın kabul edilen istifası : Sinan Engin'i 2 gün içinde iki kez istifa ederek, arada "başkanla geldim başkanla giderim" demesiyle ilginç bir dünya rekorunun sahibi yapan istifa. Oh be dedirten istifa. Hatta istifra.


Ümit Davala'nın kovulması : Bak Kayahan Abi ne söylüyor?


Türkiye 1-0 Beyaz Rusya : Deplasman için ümit vermeyen galibiyet. Niye Aydın Yılmaz, Serdar Kurtuluş, Ceyhun Gülselam A Milli Takım'daydı ki dedirten galibiyet aynı zamanda.


Türkiye 2-1 Bosna Hersek : İkinci yarısıyla coşturan karşılaşma.

9 Ekim 2008 Perşembe

Gaf gaf, bir yere kadar

En meşhuru "Maçlara PAF takımla çıkacağız."dı. Sonra bir de istifasını reddettikten sonra hoca kovmuşlardı. Bir de "Arkasındayız" dedikten hemen sonra kovmuşlardı.

Yepyeni bir yönetim başarısı daha çıktı Beşiktaş'ta. Yıldırım Demirören 7 Aralık 2007'de LigTV'de yayınlanan 2'ye 1 programında çok net konuşmuş: "Ben olduğum sürece Mustafa Denizli Beşiktaş Kulübü'nden içeri giremez."

Bu kumpanya bitmez, Beşiktaş taraftarını kahretmeye, diğer takımları tutan arkadaşlarına madara etmeye devam eder.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Galatasaray'ın Kurası

Detaya girmenin manası yok. Son yıllarda iyice gördüm ki, Galatasaray yurtdışı müsabakalarında özellikle paçoz takımlara karşı çok kötü. Takımın en turşu olduğu zamanlarda bile Liverpool'a 3-2 yenilmiştik deplasmanda ve İngiliz gazetelerinde işte "GS tehlikeli takım, mücadeleyi asla bırakmadığını gördük, feci tırstık, vooööw dostum çok korkuttular" falan demişlerdi. Ben bu yüzden kurada tüm gruplardan gelebilecek en güçlü takımları istedim. Milan, Schalke, Aston Villa, hangi torbada büyük olarak kim varsa... Gelen kura bu yüzden kötü.
(Resmin büyük halini görmek için üzerine tıklayın.)

7 Ekim 2008 Salı

Hüsnü nerdesin?

Önce Metalist Kharkiv destanı!, sonra Ertuğrul Sağlam'ın istifa etmesi, sonra sinan Engin'in istifası ve kabul edilmemesi ile birlikte hemen “Bu saatten sonra istifa düşüncemi rafa kaldırıyorum. Tek düşüncem, Beşiktaş’ı içinde bulunduğu bu kaos ortamından çıkarmak. Ben Demirören yönetimi ile geldim ve bugünden sonra sadece onlarla giderim.” demesi...

Kaynayan kazan ama değerli yorumcumuz, yüzeysel insan, Beşiktaşlı, sevgili Hüsnü Demlendirici'den ses yok.

Sağlam gitti.

“Beşiktaş’ın yetiştirdiği bir isim olarak, Türk antrenörlüğünün bir temsilcisi olarak son günlerde bana yapılanları içime sindiremiyorum. Yapılanları hak etmediğimizi düşünüyorum. Yüzüme karşı böyle bir görüşme olmadığı dense de arkandayız dense de bu kadar inandırıcı olmayan söylemleri duyduktan sonra artık burada olmamız mümkün değil. Kendime olan saygım, Beşiktaş’a olan sevgim ve Türk antrenörlüğünün saygınlıgı için istifa ediyorum. Şu toplantıya girene kadar ’Kesinlikle kimseyle görüşmedik, arkandayız’ diyenler şimdi rahatlıkla görüşebilirler. Görevime adam gibi başladım, adam gibi devam ettim ve adam gibi bitiriyorum.”
Helal olsun.

6 Ekim 2008 Pazartesi

- Aktütün -

Sözün bittiği yer mi, yoksa başladığı yer mi? Tam yirmi yıl sürüyor, en az. Bir gencin askere gitmesi için yirmi yaşına ulaşması gerek. 15 tane aile bu kadar emek verdikleri çocuklarını toprağa verdi. Hepimiz üzüldük ve ağladık belki ama esas birkaç gün geçince bu aileler evlerine kapanınca anlayacaklar durumu.

Son 35 günde birer ikişer verilen toplan 20 şehide bir de bu gençler eklendi. Şehit sayısı çok olunca kafamız basıyor bizim. Son bir ayda zaten bundan fazla şehit verilmişti ama farkında değiliz. Büyük vurgun yiyince bu hale geliyor durum.

Yine olacak mı peki? Kılığını kendi seçen beyefendiler yine kelimesine dokunmadan "Acımız büyük, ama bizi yıldıramazlar. Terörün üzerine aynı kararlılıkla gideceğiz." diyecek mi? Acısından, ağlamaktan, perişanlıktan artık mahvolmuş insanların en ufak tepkisinde, onları kollarından tutup kırarcasına götürerek devlet büyüğüne hakaretten içeri atacaklar mı? bu büyükler kendilerine bağıran kendi halklarına zırhlı araçlarının içinden posta da koyacaklar mı? Oğluna kıyak askerlik ayarlayan beylere şehit babaları "Vatan sağolsun" diyecek mi?

Allah kahretsin. Sözün başlaması gereken, ama başlamasına izin dahi verilmediği yerdeyiz. Sözün bitirildiği, sadece ezber sözlerin var olmasına izin verilen bir yerdeyiz.

Anne faktörü

Anne bu, polis-molis dinlemez. Terlikle dalar adama. Oğlunun polisler tarafından göz altına alınmasına çok kızan Süheyla E. bunu engellemek için polis abilere feci dalmış. Habere bakılırsa gözaltı olayında oğlu haksız, saldırganlık yapmış haksızken üstelik. Bence gözaltı yerine çocuğunun yaptıklarının anneye anlatıp çocuğu da akabinde eline vermek lazım. Abla o terliği monte eder valla kafasına.

5 Ekim 2008 Pazar

Fenerbahçe Kayseri

Fenerbahçeli arkadaşıma diyorum ki "Ya 13 tane eksiğimiz var takım kuramıyoruz". O da diyor ki "Bizde de çok eksik var Alex yok, Lugano yok" Üç büyüklerden herhangi birinin oynadığı futbol tek bir oyuncuya endeksli olmamıştı son yıllarda Fenerbahçe'nin Alex'e olduğu kadar. Bu hafta Galatasaray maçının tamamını Fenerbahçe maçının geniş özetini seyrettim. Bu iki maçın hakkı şöyleydi bence Bursaspor:5 Galatasaray:1 ve Fenerbahçe:1 Kayserispor:7

Bugün bir haberde okudum ve bizim takım eksik kadro diye vikvik etmemem gerektiğini anladım. Kayserinin 8 eksiği varmış Fenerbahçe karşısında. Defans bloğunda görevli 4 as futbolcudan üçü yok ve Fenerbahçe'ye karşı oynayan dörtlünün yaş ortalaması 22. Sakat kadro, tam takım filan hikaye; aylar oldu futbol oynamıyor bizim takımlar.

(Resim alakasız oldu ama günün anlam ve önemi sebebiyle bulunsun istedim.)

Türk Övün Çalış Güven

Sergen Yalçın, Vatan Gazetesi'ndeki "Utan Ertuğrul" başlıklı yazısında Ertuğrul Sağlam'a sağlam bir şekilde giydiriyordu. Takıma hatalarından ötürü iyice bir döşeyip sonra da Ertuğrul hocaya lafı geçiriveriyordu, görevden alınmasını şiddetle tavsiye ediyordu.

Dün haberlerde ise Beşiktaş'ın Lucescu ile anlaşmak üzere olduğunu ve göreve gelirse yardımcılarından birinin Sergen Yalçın olacağını söylediler. O zaman yazının başlığına ekleme yapmak lazım: Utan Ertuğrul, sen de şimdiden çalış Sergen.

4 Ekim 2008 Cumartesi

Lamborghini'nin Türk futbolundaki yeri

Gökhan iyi topçu şüphesiz. Fenerbahçe'ye geldiğinden beri takip ediyorum kendisini, iyi topçu ama devamlılığının olmadığını da göstersi bize ne yazık ki. Geçen sezon Fenerbahçe'de kendini göstermeye başladıktan hemen birkaç hafta sonra kendisiyle yapılan ropörtajda "Türkiye'de 3 büyük yok, her anlamda tek büyük var" gibi birşeyler demiş; ve önce 'kefen giymeyi Galatasaray forması giymeye tercih edeceğini' sonra Galatasaray'la anlaştığında da 'küçüklükten beri Galatasaraylı olduğunu' söyleyen beyefendiyi hatırlatmıştı bana. Daha Fenerbahçe'deki ilk senesindeyken ve kendini daha yeni yeni göstermeye başlamışken böyle triplere girmek hata ötesi bir durum. Bir dur ya bir dur. Alex öyle artistlik yapmıyo sağda solda sen kimsin be...

Neyse Gökhan kardeşimiz borçlanarak bir ev ve Lamborghini marka bir araba almış. (Futbolcuların lüks araba kullanması mecburiyeti var Türkiye'de biliyorsunuz.) Taksitleri ödeyemeyecek hale gelmiş ve bunun için "Her türlü sorununuzda önce bana gelin" diyen Aziz başkana koşmuş. Aziz başkan da bir önceki cümledeki sınırsız şefkat vaadini "Bize sordun da mı aldın Gökhan?" diyerek yerine getirmiş.

Cold Case

Bu yazıya başlık "Angutlar" da olabilirdi. Bu kadar kefal dedektifi başka bir yerde bir arada göremezsiniz. Her bölüm de eski bir cinayeti ele alıyorlar. Dava kapanmış ama bunlar kurcalıyor hesabı. O dönemden 6-7 kişiyle konuşuyorlar, e katil de bölüm sonunda bunlardan biri çıkacak tabi. Şüphelendikleri kişi oluyor ve direkt posta koyuyolar adama: "X'i öldürürken de böyle yaptın herhalde yavşak herif seni" gibi. Sonra deli gibi şüphelendikleri, posta koydukları adam "O gün orda Y de vardı ama" gibi birşey geveleyince şüphe bulutları küt diye dağılıyor ve hemen deparla Y'ye gidiyorlar. Kefal dedektifler ancak vakit geçirmek için izlenebiliyor zaten.