15 Aralık 2009 Salı

Hepsi sensin

Önce aynaya bak. Ama uzun uzun bak. Miden kaldırırsa aynadaki pisliği sonra gel bana laf söyle.

18 Kasım 2009 Çarşamba

10 öneri

Uzmanlara göre her yüz kanser vakasının en az kırkını önlemek mümkün olabiliyor. Özellikle “çevresel kanserojenler” diye bilinen kanser yapıcı faktörlerden uzak kalınabilirse birçok doku ve organ kanserinden korunmak kolaylaşıyor. İşte en tehlikeli kanser yapıcı çevresel faktörler...

Çevresel kanserojenlerin başında da sigara geliyor. Aslında sorunu sadece sigara olarak değil, “tütünden korunmak” olarak algılamak, pipo, puro, nargile ve benzerlerinin de kanser riski oluşturduğunu unutmamak lazım. Hayatın olmazsa olmazı diye bildiğimiz güneş ışınlarının da fazlası kanser yapıyor. Şu veya bu şekilde maruz kalınabilen radyasyonun en önemli kanserojenlerden biri olduğu neredeyse yüz yıldır biliniyor. Ayrıca asbest radon gazı ve içme sularında bulunan fazla miktarda arseniğin de kanserojen olabileceği belirtiliyor. Bazı mikropların da kansere yol açabileceği yıllar önce anlaşıldı. Hepatit B virüsünün karaciğer, HPV virüsünün rahim ağzı, EB virüsünün bir tür lenfoma, helikobakter mikrobunun mide kanserine sebep olabileceği bilimsel olarak kanıtlandı.

KIRMIZI BİBERE DİKKAT

Yiyeceklere bulaşan bazı toksinlerin de tehlikeli olduğu biliniyor. Örneğin aflatoksin adlı zehirle kirlenen yiyecekler karaciğer kanserine yakalanma ihtimalini arttırıyor. Aflatoksin tehlikesi en çok kötü üretilmiş, depolanmış kırmızıbiberde var. Gıdalara karışan boyaların ve bazı katkıların da kanserojen olabileceği söyleniyor. Ayrıca gıda pişirme yönteminin de önemli bir faktör olduğundan kuşku duyulmuyor. Yakma derecesine kadar kızartılan kırmızı et, ekmek ve diğer besinler ile kalın bağırsak kanserleri arasında bir ilişki olduğu anlaşılıyor. Fazla miktarda alkol tüketmenin kansere yakalanmayı kolaylaştırdığı da uzun zamandır bilinen bir gerçek.

Çevresel kanserojenler konusunu daha da uzatmak mümkün ama burada önemli olan nokta yediğimiz içtiğimiz besinler, soluduğumuz hava, cildimize temas eden pek çok kimyasalın daha sonra ortaya çıkabilecek bir kanserin sebebi olabilmesi.
Bu nedenle kanserden korunmada risk azaltıcı bir program uygulamak son derece önemli. Yani hayatımızla ilgili bazı yanlışları düzeltmek, bazı önlemleri almak, bazı hataları tekrarlamamak ve bazı kurallara özen göstermek birçok kanseri önleyebiliyor.

İşte o kurallar!

1. Sağlık taramalarını ihmal etmeyin. Düzenli sağlık kontrolleri kanserden korunmanın en etkili yoludur. Bu kontroller eğer genetik riskleriniz, yaşam tarzınız, besin seçimleriniz ve sağlık hikayeniz gözetilerek planlandığında pek çok kanseri erken dönemde yakalamak mümkün olabiliyor. Bugünün teknolojileri ile kalın bağırsak kanserini, prostat kanserini, akciğer kanserini, meme kanserini çok erken dönemde teşhis etmek mümkün.

2. Sigara içmeyin. Sigara içmek veya sigara dumanıyla kirlenmiş havayı solumak başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kanserin hazırlayıcı nedeni. “Dumansız hava sahası” projesini daha da geliştirmek için elinizden gelen çabayı göstermenizde yarar var.

3. Kilonuzu izleyin. Kilo fazlalığı olanlarda kalın bağırsak, meme, prostat, rahim ve pankreas kanserine yakalanma olasılığı artıyor.

4. Beslenmenize dikkat edin. Daha çok sebze meyve yemek, doğal ve katkısız, organik beslenmeye dikkat etmek, zeytinyağını tercih etmek, bakliyat, süt ürünleri ve balık ağırlıklı beslenmek kanser riskini azaltıyor. Fazla miktarda kırmızı et yemenin kalın bağırsak kanseri yönünden risk oluşturduğu biliniyor. Özellikle renkli sebze ve meyveler antioksidan güçleri nedeniyle kansere yakalanma olasılığını azaltıyor.

5. Alkolü bırakın. Alkol kullanımını özellikle alışkanlık haline getirildiği ve abartıldığında başta kalın bağırsak ve karaciğer kanseri olmak üzere birçok kansere yakalanma olasılığını arttıran önemli bir risk faktörü.

6. Güneş ışığının fazlasına dikkat edin. Uzun süreli ve dikkatsiz güneşlenmek cilt kanserine yakalanma ihtimalini arttıran en etkili neden. Güneşten faydalanın ama güneşin yoğun olduğu saatlerde değil.

7. Bebeğinizi emzirin. Doğum yapan ve bebeğini emziren annelerde meme kanserine yakalanma riski azalıyor.

8. Stresinizi kontrol edin. Kontrolsüz stres kansere yakalanmayı kolaylaştıran önemli bir faktördür. Stres sorununa depresyon problemini de eklemekte fayda var. Uzamış depresyon kanser olasılığını arttıran bir faktördür.

9. Hareket edin. Aktif ve hareketli bir hayat sürmek yetmiyor! Ne yapıp etmeli günde ortalama on bin adım atmayı ihmal etmemelisiniz. Eğer bunu yapamıyorsanız 30 dakika süre ile dakikada 120 adım atacak şekilde bir egzersiz planı oluşturun. Bu size güne 4-5 bin adımlık bir avantajla başlama fırsatı verecektir.

10. Huzurlu biri olun. Aidiyet duyguları güçlü, inanç dünyası zengin, iç dengesi sağlam, beden ruh ilişkisi mükemmel, huzurlu, keyifli, kendi ile barışık insanların kansere yakalanma olasılığı daha az. Huzur, kanserden korunmada en ucuz ve en etkili vitamin!

Hangi kanserler önlenebilir?

· Kalın bağırsak kanseri
· Meme kanseri
· Prostat kanseri
· Akciğer kanseri
· Rektum-makat kanseri
· Cilt kanseri
· Rahim ağzı kanseri
· Mide kanseri

Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU / Hürriyet

Üç bin kart nasıl yazılır?

"Sene 1965.

Bir genel müdürlükte özel kalem müdürü yardimcisiyim..

Bayrama 10 gün var..

Benim müdür hastalandi.. Ise gireli 2 hafta olmus, olmamis.
Genel Müdür bey beni çagirtti:
- Tebrik kartlari hazir mi?..

Saşırdım:
- Hangi kartlar efendim?
- Aman evladim, Sükrü Bey sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartlari simdiye kadar hazir olmaliydi.. Tüh tüh.. Çabuk hemen hazirlayiverin.
-Emredersiniz efendim! dedim, ancak sabaha kadar 3 bin karti nasil yazacagim? Genel müdür bey, bütün kartlari çini mürekkebiyle ve en güzel yazimla yazmami istedi.

Üç bin karttan iki bin tanesini kendisinden makamca alttakilere su sekilde yazacaktim:
"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim"

Bin tanesi de üst makamdakilere olacakti ve onlarda da su ifade yer alacakti:
"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim."


Sabaha kadar üç bin kart, düşünebiliyor musunuz?!?..
Çaresiz kollari sivadim:

"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim",
"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim",
''Bayramini kutlar, gözlerinden öperim"
1, 5, 10, 18, 28, 58, 108, 188, 558.. Yaziyorum, yaziyorum bitmiyor!..
Nasil sikinti basti!... 738, 918..
2,5 paket Samsun'u bu arada bitirmisim.

Öyle iskence çekiyorum ki, ekmek parasi olmasa birakip kaçacagim.

Sira 2000. karta geldiginde safak söküyordu. Ben de bitmisim ama önümde hala yiginla kart duruyor! 1.000 tane de üst makamlara yazilmasi gerekenler var.
4. paket sigarayla birlikte

"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim"e basladim.. Boyuna yaziyorum, göz kapaklarim iyice agirlasti, takoz koysam genede
kapanacak. 209, 529, 689.. Yaz babam yaz.. Ama artik kalemi parmaklarimin arasinda
tutamaz oldum. Ben kaleme degil, kalem bana hakim:
"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim."

"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim.",
"Niyaz ederim basarili günler sizinle esinizin bayramini kutlarken.."
"Kutlarken esinizin bayramini saygiyla sihhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim.."
'' Niyazi ile birlikte sizin ve esinizin bayramini kutlarken ayrica sihhatle ederim.."
'' Önce bayraminizi eder, sonra esinizle Niyazi'ye basarili günler dilerim.."
"Sizin de esinizin de Niyazi'nin de bayramini saygiyla eder, sihhat dilerim.."
"Sihhatli esinizin bayramini saygiyla kutlarken, Niyazi'ye basarilar diler ayni zamanda ederim.."
"Bayraminiza etmeden önce esinizi saygiyla kutlar Niyazi'nin gözlerinden öperim.."
"Sizin de, esinizin de, Niyazi'nin de, bayramini da, tatilinide, gelmisini de, geçmisini de.. saygiyla ederim.."

Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanagi bir halde kartlari yetistirdim.. Genel müdür bir-ikisine söyle bir bakti:
"Aferin" dedi. "Güzel yazmissin. Hemen postalayin!" HEMEN POSTALADIK!..

Üç gün sonra da önce bizim genel müdürü, sonra da bendenizi postaladilar!..

5 Kasım 2009 Perşembe

Beşiktaş - Wolfsburg

Geçen salı günü Ester'le Beşiktaş'ta yemek yiyelim dedik. Yolda da bu blogun kayıp yazarı Hüsnü'yü gördük. (Mahlas olarak dünyanın en yüzeysel futbol izleyicisini kullanan Hüsnü.) Reklam olmasın diye adını söylemeyeceğim şirketi -Hüsnü reklamını yapar şirketinin ama, sever şirketini eşşek herif- bizim ufak danaya 4 bilet ayarlamış. Muhabbet buraya kaydı haliyle.

Çok heyecanlıydı bu dönüm maçı için Hüsnü. Yeneceklerine kalpten inanıyordu kardeşim. Ben de çok uzun zamandan sonra geçen oynanan Wolfsburg - Beşiktaş maçında ilk kez Galatasaray dışındaki bir Türk takımının Avrupa maçında bu kadar heyecanlandığımdan bu maçı bekliyordum hevesle. Hem Grafite daha formdaydı Dzeko'dan bu sene ve cezalıydı siyahi oyuncu. Bence bu da olumlu bir puandı Beşiktaş lehine. Ester'i evine bırakıp eve geldiğimde devre 1-0 bitmişti.

Ben oyundan çok Hüsnü'yü düşündüm. Saatler önce Hüsnü bize "Hayatımda mutluluktan iki kez ağladım" dediğinde bebek haberlerinden, aşk-meşk mevzularından, evliliğinden, anne babasından, askerlik sonrası kavuşmalardan bahsedecek sanmıştım. Hüsnü'yü mutluluktan iki kez ağlatan Beşiktaş'tı. Maç 1-0'ken dedim ki "Beşiktaş 80'de 1-1 yapsın, 90+3'te de kaleciden ve defanstan 3-4 kere dönen şutları, benim pek beğenmediğim ama Hüsnü'nün toz kondurmadığı Bobo ceza sahası yayından öküz gibi sert bir şutla tamamlaayıp skoru 2-1 yapsın. Öyle de bitsin." Bizim ufak dana Hüsnü de ağlasın iki saat. O keltoşlaşmaya başlamış koca kafasını, kısa ve kırık parmaklardan oluşan küçük ellerinin arasına alıp ağlasın öküz gibi dedim. Olmadı ama tutmadı şans.

90 dakikanın özeti:
Erken bir gol attılar, bizimkiler bastırdılar ama sonuç çıkmadı ve kontraatak golleri. Tipik bir Avrupa takımı - Türk takımı maçıydı.

Perşembe günü

Eğitim dün bitti. Sırtımdan öyle bir yük kalktı ki anlatamam. Bir sistemci olarak, bir yazılım eğitimi verdim bu benim için büyük bir aşama. Bilişim sektöründe de çok rastlanan bir durum değil bir kişinin hem sistem hem yazılım tarafına hakim olması. Ben hakim oldum demiyorum tabi ama, bu çok büyük bir adım benim adıma.

Öğrencilerin doldurduğu formlarda da eğitmen altı kriterde, 1-5 arası notlarla değerlendiriliyor ve 5 - Çok iyi 1- Gelişmesi gerekir olarak ifade edilmiş. Yedi öğrenci form doldurdu, bu da benimle ilgili öğrencilerin toplan 42 alan doldurduğunu gösteriyor. 42 alandan 38 tanesi 5 - Çok iyi, dört tanesi de 4 iyi. Yani ortalamam 4.91

1 Kasım 2009 Pazar

Çarşamba günü

Şirkette bir eğitim vereceğim yarın başlayacak haftanın ilk üç gününde. Saat 9 ile 4 arası olacak. Hiç hakim olmadığım konuda yol göstericim olmadan çalıştığım kadarıyla anatacağım. Bundan dolayıdır ki böyle garip bir sıkıntı var içimde. Hani insan bazen der ya; şu mevzuyu bir halledelim de başka birşey istemiyorum filan diye. Aynen o durumdayım. Zaten sık yazamıyorum ama şu an kesin bir durum var ki Çarşamba akşamı saat dörde kadar iptalim. O gün de bir yazı yazarım artık, noldu nasıl gitti diye.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Millwall Leeds


Millwall taraftarı Galatasaray formasıyla rakibini kızdırmaya çalışmış. Bu eleman fotoğraftan teşhis edilebilirse bir daha maça giremeyecekmiş. Felan.

23 Ekim 2009 Cuma

Wingman'daki yazı - 2

ANTİFİRÜZ TÜNYASU

Otuz beş yaşına gelmiş olan bekar, bayan, yarım kilo guaj boyayla makyaj ihtiyacını gideren, evde kalma korkusu dağların eteklerinden dökülünce kariyer yolundan dönüp kurufasulyenin nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışan iş arkadaşım bana “Hayatımda yepyeni bir başlangıç yapmak istiyorum ve bu sefer farklı birşeyler hissediyorum, bu sefer herşey çok farklı olacak, şans benim tarafımda olacak eminim” monologunu fışkırttığında, kendisine direkt olarak verdiğim “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” cevabına binaen birdenbire 5.7 litrelik Cadillac’ın motor sesi gücünde ağlamaya başlayınca bu haftaki konuya karar verdim: Antivirüsler

Konuya dair bilgi dağarcığım yetişkin bir katır büyüklüğünde. Çünkü ben bir antifirüz distribütöründe çalışıyordum kısa bir zaman öncesine kadar. Bir kere herşeyden önce artık virus kavramı tarih olmak üzere, onun yerine zararlı yazılım manasına gelen malware kelimesini kullanmanız doğru olacaktır. Zira bu virüs, trojan, spyware, adware, rootkit vs diye sıraladığımız bütün tehditler birer malware’dir. Bu kelimedeki mal kısmının Türkçeden geldiğini düşünen bir ufak danaya denk gelirseniz hemen oradan uzaklaşın, zira bu şahıs sizi ilerleyen dakikalarda patlatacağı angutsal esprileriyle şoka sokacaktır. Bu kişilere daha fazla örnek vererek sizi şokella kıvamına getirmemek için tartışmayı açıyorum: Bilgisayar güvenliği firmaları tehditleri kendileri mi oluşturuyorlar? Ya da genelde duyulan haliyle: Antivirüs firmaları virüs yazıyor mu?

Bu soruyu bir antimalware satıcısına sorarsanız alacağınız cevaplar şöyle sıralanabilir:

  • Hiç bir doktor hastalarım artsın diye virüs geliştirir mi? (Gülben Ergen yapmacıklığında)
  • Öyle şey mi olur canım. (Metin Akpınar samimiyetinde)
  • Virüs yazılmaz ki efenim, pürüz yayılır. (Ali Atıf Bir konu hakimiyetsizliğinde ve ahkamında)
  • Günde ortalama 50.000 yeni malware türü yayınlanmaktadır efenim, (gülerek) hangi birini yazalım. (Hıncal Uluç ambiyansıyla, kontra bilgi yüklemesiyle ürününü size iteleme çabası)

Benim görmediğim ama duyduğum şudur. Şu anda Türkiye’de de satılmakta olan ve oldukça da popüler olan bir bilişim güvenliği firması, daha önce farklı bir isimle çalışırken bu tür bir faaliyeti ortaya çıktığından kapatılmış. Aynı kadro yeni bir firma kurarak ver elini yeni dünya demiş. Bu bir örnek. Genel düşünce ise –eski bir antivirus distribütörü olarak söylüyorum- güvenlik firmalarının, hiçbir şekilde kadrolarında göstermediği resmi veya organik (Resmi yeterdi ama bir zıkkım konuşuyormuşum havası vermek istedim) hiçbir bağı olmayan hacker’ları var. Yani firma bu hackersal kamile parayı banka üzerinden değil de elden veya güvercinle veriyor, resmi yazışmıyor da dumanla haberleşiyor felan, yani demek istediğim organik bir bağ yok. Bunu sağda solda konuşmayın benim başımı derde sokmayın.

Eğer firmanıza bir antivirüs satıcısı gelirse ona yukarıdaki soruyu sorun. Cevap onun samimiyetini verecektir size.

Tehditler konusuna döndüğümüzde aslında bir yerde de bazı konuşulanlar doğru. Artık herkes hacker, en büyük firmalar bile o kadar ağlarına giren çıkan trafiği tarayacak, gereken yerde istenen siteleri dosya transferini felan kesecek güvenlik cihazı alıyorlar vs. Kullanıcılar bu cihazın taramasına takılmadan internete çıkacak proxy programcıklarını bulabiliyorlar. İnternet kafede yazdığı dandik maille insanları çakma banka sitesine yönlendiren adam bile 400 bin lira kaşırıyor piyasadan. Çok afedersiniz de bu ne lan? Habere bak: “Piyasayı 400 bin lira dolandırdı” İnsan böyle feci bir pc sistemi birsürü monitörün olduğu devyarasa bir mekan böyle ne bileyim kendisine woöööw dostum dedirtecek birşey bekliyor. Ama çıkana bak, internet kafede bir eleman, külüstür bir pc.

Sözün özü arkadaşlar, herkes kısmen doğru konuşuyor. Tehditlerin artışı katlanarak büyüyor evet. 2009 yılının ilk 8 ayında, tarihteki ilk virüsten 2008 sonuna kadar üretilenden daha fazla yeni tehdit üretilmiş. Sadece bu sizin için bir yeterli veri olabilir. Bu bile elini atsan hacker’a çarptığını göstermez mi? Bir ülkede bir banka rakip bankayı çökertmek için bir hacker grubu kurmuş ve rakip bankanın veritabanını geridönülemez bir şekilde dağıtmış. Bu bile ayağını atsan, onun da hacker’a çarptığını göstermez mi? Toplam 4 gram çeken 3 aykülü beynine bakmadan, Messenger’ın yasak olduğu firmanızda hala webmessenger açmaya çalışan sığırlar var. Bu bile hacker’lara elle ayakla dalsan, uçan tekme gömsen yetişemeyeceğini göstermez mi? Gösterir.

Malware zararlı yazılımdır dedik ve bir soruyla bir yazıyı yedik be, yuh bana. Bir sonraki yazıya malware tiplerine bakarız, hangisi ne iş yapar öğreniriz. Ya da bunu ileriki bir konuya atalım da bir sonraki yazıda Callus ve Neo konsollarını katırlayalım. Ya da bu bizim komşu firmanın sahibinin kullandığı 5.7 motorlu Cadillac’ı tanıyalım.

15 Ekim 2009 Perşembe

Olay budur

Sadece 16 adet kelimeyle bugünkü köşesini doldurabilmiş muhteşemengiz yazar. Bir Yıldırım Türker'in bir önceki gönderide copy-paste yaptığım yazıya bakın, sonra da buna bakın. Hangisini okudunuz, hangisine baktınız, hangisi beyninizi çalıştırdı, hangisi anektodcuk oldu.

Yazının linki.

14 Ekim 2009 Çarşamba

"Ah çoban kızı!" (Alıntı)

(Radikal gazetesi yazarı Yıldırım Türker'in 5 Ekim 2009 tarihli yazısı. Havan topuyla öldüğü öne sürülen Ceylan Önkol hakkında yazmış. Basındaki belkide en duyarlı yazarın bu yazısını okuyun.)

O çocukların yaşını kimse tam olarak bilemez.
O çocuklar çoğunluk kayda düşmeden yaşar, ölümleri de kayıt tutmaz.
Çoban kızı Ceylan Önkol için kimileri 12, kimileri 14 yaşındaydı diyor.
Ne fark eder? Onun vurulduğu dağların zamanı bizimkiyle ölçülemez nasılsa.
6. sınıf öğrencisiymiş.
Diyarbakır’ın Lice ilçesini on yıllardır uğursuz bir fısıltı gibi işitmez miydik zaten? Ceylan’ın ölümüyle bir kez daha hatırladık Lice’yi.
Ceylan, geçen gün koyun otlatırken havaya uçuruldu. Karnından vurulmuş. Kolları bacakları sağlammış. Dolayısıyla onu parçalayanın, birçok çoban çocuğunun katili mayınlardan biri olmadığını biliyoruz.
Varlığına her gün şükretmek zorunda kaldığımız Taraf gazetesi olmasaydı, yine sessiz sedasız geçiştirilecek, hayatlarını zulmün kaydını tutmaya adamışların gündemi dışında yer bulamayacaktı hayatlarımızda.
İHD Diyarbakır Şubesi, bir basın toplantısında Ceylan’ın parçalanmış giysisini ve şarapnel parçasını göstermiş. Şapkasını gördünüz mü? Havaya uçmuş besbelli, hiç zarar görmemiş. Uzun siperlikli beysbol şapkalarından. Belli babası pazardan almış. Üstünde bir kurukafa resmi var. Bir de İngilizce yazı: ‘Bad to the bone.’ İliklerine kadar kötü anlamında. Sevsinler.
Anasına, ‘makarna pişir, dönünce yiycem’ demiş evden çıkarken. Ama önce koyunların karnını doyurmalı.
Biraz sonra ailesi bir patlama sesi duyup o yana koşturmuş. Çoban kızın kolları ve bacaklarını bulmuşlar. Bedeninin kimi parçaları ağaç dallarına fırlamış. Aile, Ceylan’ın parçalarını toplayıp ağıda durmuş. Güvenlik kuvvetlerinin, savcının gelmesini beklemişler. altı saat boyunca.
Savcı, doktor ve kolluk güçleri, can güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle olay yerine uğramıyorlar.
Hukuk devletimiz, köy imamını gönderip elindeki kamerayla olay yerini çekmesini sağlıyor.
Ceylan’ının parçalarını eteklerine toplayan anası, karakola gidiyor. Karakol nizamiyesinde şıpınişi bir otopsi yapılıyor.
Olay yerini incelemeye Cumhuriyet Savcısı ancak üç gün sonra teşrif ediyor.
Ceylan, bu dağlarda avlanmış. Ama gezmesin de ne yapsın, koyunları otlatmak gerek.
Bize ondan kalan vesikalık bir fotografı.
Orada yaşayanların çoğu hayatlarında bir kez dururlar kameranın karşısında. Onların evlerinde yoksul bir nikâh fotoğrafı, belki bir de askerlik fotoğrafı dışında sabitlenmiş bir suret yoktur. Bir de devlete bakarken; kafa kâğıdına vesikalık.
Ceylan, kameraya nasıl bakacağını bilememiş. Belli, fotografı çeken, gözlerini aç, demiş ona.
Evet, Ceylan da, ‘Bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan derse kalkacak, devlet dersinde öldürülmüş’ çocuklardan biri. Uğur Kaymaz gibi. Bir karışını vermem deyip ölüme adanmış topraklarda mayınlarla patlayan çobancıklar gibi. Taş attılar diye üzerlerine kurşun sıkılan, ölümleri sıkanın yanına kâr kalan çocuklar gibi.
Oraların, Kürt ellerinin kavruk, mutsuz bütün çocukları gibi.
Hayatları gözümüzde beş para etmeyen küçük ölü çocuklar.
Bu memleketin vatandaşları. Siyasileri. Gazetecileri. Hukuk insanları.
Ceylan’ın ölümü karşısında işte anlı şanlı ordumuz sessiz sedasız kırıtıyor yine.
Araştırmışlar da havan atılmadığını saptamışlar. Pekiyi ne? Ceylan’ın o topraklarda yaşıyor olması, o dağlarda geziyor olması ölümü için yeterli bir gerekçe, öyle değil mi?
Hesap vermenize hiç gerek yok elbet. Kendi hukukunuz, kendi savcılarınız nasılsa göğüslerini siper edip koruyorlar dokunulmazlığınızı. Seferberlik halidir, bir hatadır olmuş, öyle değil mi? Hatta bu konuyu deşmek, Ceylan’ın ölümü üstüne suskunluğa gömülmeyi reddetmek de, Allah bilir, vatan hainliğidir.
Askeri bir karakoldan atılan, henüz bilmediğimiz bir silahla katledilmiş olduğu ortada olan Ceylan’ın ölümünü de örtbas edivereceğinize inancınız tam, değil mi?
Uğur Kaymaz’ın katilleri haklı bulundu, biliyorsunuz. Onun öldürüldüğünde yazmıştık. Tekrarlayalım:
Bu memlekette, en hassas koruma altına alınmış olan; güvenlik güçleridir. Emniyet ve askeri güçlerin moralinin bozulmaması için kendilerine sonsuz bir özgürlük alanı tanınmıştır. Güvenlik güçlerinin incinmemesi her şeyin önünde gelir. Devlet diktesinin de gücüyle ÖZGÜR basın, bu konudaki dikkatiyle vatandaşına göz yaşartıcı fedakârlıkta bir rehberlik görevi üstlenmiştir. Elinde silahı olan ve güvenliğimizi sağlamakla yükümlü emniyet güçlerinin isabetine yönelik en ufak bir kuşkuyu dile getirmek, sizi bir çırpıda ‘marjinal’ yapacaktır. Avrupalı olma yolunda atmakta olduğumuz hiçbir adım, bu gerçeği değiştirebilecek kudrette değildir. İşkenceci polisler hâlâ ve mümkünse hiçbir zaman cezalandırılamaz. Gözaltında ölümüne sebebiyet verdikleri kurbanlarının hesabı da kendilerinden sorulamaz. Zaman aşımı onların yanındadır. İşkence yuvaları kurmuş cuntacı generalleri bile rahmetle anmak zorundayız. 33 Kürdü kurşuna dizip idam cezası alan Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın adı, daha geçtiğimiz Mayıs ayında bir Jandarma Sınır Taburu’na verilmedi mi?
Meselenin adını koyuverelim.
Bu topraklarda polisin ve askerin morali her zaman bir çocuğun canından önce gelir.
Onları eleştirmek, bu kurumların ıslahının gerektiğinden söz etmek son derece tehlikelidir. Güvenlik paranoyasının topyekûn ülke sathına yayılması, sık sık düşman listelerinin çıkarılıp kendi fikir tartımızla dünyaya bakabilmemizin engellenmesi şarttır. Hepimize tek yol olarak gösterilen, kimi sertlikleri, münferit zalimlikleri olmakla birlikte bu kurumların en ufak bir eleştiri esintisinden uzak tutulmaları gerektiğidir. Bu, güvenliğimizin bedelidir. Onların da burnundan kıl aldırmayan bu ruh hali içinde düşman bellediklerinin yaşama hakkına yönelik en büyük tehdit oluşturuyor olması doğal.
Şimdi bir kez daha kendimize sormak zorundayız.
Çocuk ölüleri karşısında ne hissediyorsunuz? Karanlıkta koca adam gibi durduğu için, başını sokabileceği bir evi olmadığı için, aç kaldığı, tedavi görmediği için, savcının bile adım atmaya korktuğu topraklarda koyun otlattığı için ve daha birçok nedenle katledilen çocukların ölüleri nasıl oluyor da infial yaratmıyor bu toplumun bağrında? Asılabilsin diye yaşı yükseltilen çocukların cellatları nasıl hâlâ saygın kimliklerine bürünmüş, sıcak evlerinde ecel bekliyor? Bu toplum, bu koca nüfus, vatan sevmekten çocuk sevmeye vakit bulamamış savaşçılar ve kasaba tüccarlarından mı oluşuyor?
Çocuk dünyasına yakın durmayan, hayatında bir tek çocukla hazmedilmiş bir tevazu içinde birlikte vakit geçirmemiş, bir tek çocuğun dilini asal kabul edip onun karşısında saygıyla titrememiş bir yetişkin için çocuk, elbette kolay unutulacak bir insan küçüğüdür. Çocuk dilini, çocuk gözünü hiç merak etmeyen; onları bir an evvel eğip büküp güruha katmaya çalışan bu toplum, daracık dünyasında nefes darlığı içinde yaşayıp gidecek.
Bir çocuğun saçının bir tek telinin bu toplumun emniyetine feda edilemeyeceğini, edildiği takdirde emniyet duygumuzu sonsuza dek yitireceğimizi haykırmak gerek.
Sessizlikle geçiştirmeye çalıştığımız bir çocuğun katledilişidir.
Bu memlekette bir ana, havaya uçurulmuş çocuğunun parçalarını bir bir eteğine topluyor.
Bu anın bilgisiyle, artık unutuluşa gömemeyeceğimiz bu görüntüyle nasıl yaşamaya devam edeceğiz?
Ceylan’ı o dağlarda vurdular. Vuranlar hiç utanır gibi durmuyor.
Pekiyi siz utanmıyor musunuz?"

13 Ekim 2009 Salı

Fakyu - 0012

Yazdığım herşeye sadece bir tane etiket veririm diye düşünmüştüm taa en başında. Bunu da uyguluyorum hala. Bunu anektoda mı yazsam fakyu bölümüne mi yazsam diye düşündüm ve akabinde bir fakyu konusu olduğuna karar verdim. Bu sabah radyoya başlanan bayanla dj arasındaki muhabbet:

- Serpil hemşire misin?
- Yo doktorum. Doktorum. Uzman doktorum. Yoğun bakımda (küçük bir es) uzman doktorum.

8 Ekim 2009 Perşembe

Bir durun be

Vallahi başladılar her taraftan saldırmaya. Fanatik internet yayınlamış kafasına göre bu haberi, Milliyet internette vermiş anasayfasından. rijkard gidiyormuş da kalmış.

"İtalya'dan gelen şok haber, Galatasaray'ı fena sarstı. Milan'ın, Rijkaard'ı ikna ettiği ve ocak ayından önce takımı Hollandalı teknik adama emanet edeceği ileri sürüldü. FANATİK'e konuşan Rijkaard'ın menaceri Perry Overeem ise Sarı-Kırmızılılar'ın yüreğine su serpti: Frank, Türkiye'de çok mutlu. Galatasaray'dan kesinlikle ayrılmayacak."
  • İtalya'dan kim gönderdi? Kaynak kıçım.

  • Fena sarstı? Neye göre, kime göre, kim size ne dedi de aladınız bunu.

  • İleri süren kim abi kim?

  • Fanatik'e konuşan... Perry Fanatik'e nasıl konuştu? Yok.

İç kısım tam Türk dizisi gibi gidiyor. Rijkaard Laporta'dan intikam almak isteyormuş. Başta Neeskens olmak üzere teknik ekibini yanında götürecekmiş. Neskeens nedense başta olmak üzereymiş. Komedi ya. G.tünüzden haber uydurun böyle, aynen devam.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bir hata daha

Yahu ben şu dandik bloğumu yazarken bile kontrol edip yayınlıyorum. Bağlaçları ayrı yazıyorum filan. Bir gazete nasıl dikkatsiz olur böyle ya. Cümle düşüklüğünü geçtim mantık hatası da var. Dört kardeşten beşi ölü bulundu:

"... 4 kardeşten ikisi (saymaya başladık iki kardeş var elimizde) öğrenim gördükleri liselerde başarılı birer öğrenci olarak tanınırken, en büyük ikisinin (en büyük ikisi ne demek onu geçtim toplamaya devam 4 kardeş oldu) hiç okula gönderilmediği, kursta okuma yazma öğrenen en büyükleri (en büyük ikiden daha büyük olmasını geçtim kardeşler beş oldu) 23 yaşındaki Hamide Karaağaç'ın gerilim ve korku içerikli romanlar yazan Stephen King'in kitabını okuduğu, siyah kıyafetler giymesi nedeniyle de ailesiyle ters düştüğü ileri sürüldü...."

Düzenlenirse bilemem tabi ama sorunlu cümlenin bulunduğu yazının linki.

Bari düzgün at...

...sevgili Milliyet. Galatasaray muhabirin bile Fenerbahçeli, Galatasaray hakkında yazan yazarların Fenerbahçeli zaten. Bir iki puan kaybında hemen negatif pompaya başlayacak gazetelerden birisin de. Bari düzgün at. Hemen girmişler mevzuya: "Felipe ve Lincoln'de hayal kıtıklığı yaşayan cimbom... 7 milyon yüro gibi yüksek maliyetle gelen... Elano'nun takıma katkısı tartışma konusu olmaya başladı." Kim ulan o tartışanlar? Kim ya? Vik vik vik. Tamam yap viki viğini de, bari adamın adını düzgün yaz, Elano Bloomer değil Blumer. (Bloomer değil Blueman diyormuşum :)

Hah düzeltmişler Bloooooomer'i. Yazının linki.

Adamım

Kim ne derse desin, bu beş ciğerli kontrolsüz adamı seviyorum ben. Yürekle oynayan bir adamı her zaman, "Ben profesyonelim" diyen paralı askerlere tercih ederim. Bu sezon "artık hakemlerle tartışmayı bıraktım, sahada tartışan bir Sabri görmeyeceksiniz" diyen adamım Sabri herkesi kendisine hayran bırakacak. Hep bu resimdeki gibi sakin olduğu zaman da direkt Real Mardin'e veya Barcelona'ya gider artık sevgili kardöşamps.

Ayağınızı denk alın

(Eski haber ama blogda bulunsun.) Kasımpaşaspor sahaların en tehlikeli adamını transfer etti.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Bu da burada bulunsun

Vehbi Koç'un 3 Ekim 1980'de, darbenin hemen akabinde Kenan Evren'e gönderdiği mektuptan bir kesit. Tuttuğunuz yerde cezasını kesin diyor. Uzatmadan işlerini bitirin, emrinize amadeyim diyor.

“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz edecek ve kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmaldır. İşçi - işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların türk devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. Disk’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak, kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilineler, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, kürtlerin, ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıâlilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

Fakyu - 0011

Oğluna: Oğlumla gurur duyuyorum, aslan oğlum. Yüzümü yere düşürmedin. Bir tane çaktın adamı bilardo topu gibi sektirdin.
Basına: Oğlum bir tane vurmuş. Diğer çocuk kalorifere, lavaboya çarpmış düşerken kafası klozete girmiş ve kazara ağzına bok girmiş. Yani oğlum sadece bir tane vurmuş da gerisi kazara gelişmiş.

Milliyet'in sayfasından alıntıdır

Benim oğlan bir tane vurmuş

ODTÜ Koleji’nde okuyan YÖK Başkanı Prof. Özcan’ın oğlu Baran Özcan, kendinden 3 yaş küçük arkadaşını hastanelik etti. Olayı doğrulayan Prof. Özcan, “Benim oğlan bir tane vurmuş, başka vurmamış” dedi.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın ODTÜ Koleji’nin Lise son sınıfta okuyan 18 yaşındaki oğlu Baran Özcan, okul arkadaşı 15 yaşındaki A.M.K’yı dövdü.

Savcılığa da intikal eden olay 24 Eylül Perşembe günü saat 13.00 sıralarında ODTÜ Koleji’nin Lise bölümünde yaşandı. Hukuki Araştırmalar Derneği Genel Başkanı Mustafa Karaman’ın oğlu A.M.K, okul bahçesinde otururken, Baran Özcan ve Mert Oymagil yanına geldiler Tuvalete kapattılar Mert Oymagil, A.M.K’ye “Sen benim arkamdan konuşuyormuşsun. Seni yaşatmayacağım, sen benim kim olduğumu bilmiyorsun, seni çok fena yapacağım” dedi.

İki genç A.M.K’yi okulun tuvaletine çağırdı. A.M.K, tuvalete giderken Özcan’a “Beni dövecek misiniz?” dedi. Özcan’ın “Hayır saçmalama sadece seninle konuşacağız” demesine rağmen, tuvalete girdiklerinde kapıyı kapattılar. Oymagil, A.M.K’nın boğazına sarılırken, Baran Özcan da yumruk ve tekmelerle saldırdı. A.M.K’nın bağırması üzerine, okulun diğer öğrencileri tuvalete gelerek Özcan ve Oymagil’i engellemeye çalıştılar. Özcan ve Oymagil, tuvaletten çıkarken, “Bu iş burada bitmeyecek, seni öldüreceğim” tehdidini tekrarladı. A.M.K, olayın ardından Özcan ve Oymagil’den şikayetçi olurken, Atatürk Hastanesi’nde tedavi altına alındı.

Sorularımızı yanıtlayan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da kavgayı doğruladı ancak, A.M.K’da oluşan yaraların birkaç gün önceki bir kavgadan dolayı olduğunu iddia etti. Özcan, “A.M.K, küfür ettiği için kavga çıkmış. Aslında benim oğlanın olayla ilgisi yok. A.M.K, Mert Oymagil’e küfür ettiği için kavga çıkmış. Üçüncü katın tuvaletine çıkıyorlar. İlk olarak benim oğlan bir tane vurmuş. Başka da vurmamış. Ama benim çocuk biraz büyük olduğu için sanırım hızlı vurmuş. A.M.K yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış” dedi.

Wingman'daki yazı

Merhaba;

Hayatınızın teknolojik akışına yön verecek bu denli muhteşemengiz bir köşenin ilk yazısına böyle kuru bir merhaba pek bir sönük kaldı ama bu kallaviyetteki bir köşeye az, vallahi de az billahi de az. Benim adım Kamil Güğüm, Windows 3.1 kurmaktan gözlerine katarak inmiş, kasa tamir etmekten elleri toynak gibi olmuş, İETT konforunda elinde kasa taşımış o cengaver teknik servis elemanlarının halinden anlarım. Webci için Mozilla, kodcu için CSS, donanımcı için kıl tornavida, sistemci için domain, tostçu için kaşar nedir bilirim. Fatih Terim ayarında gaz verir, Tayyip Erdoğan tadında posta koyar, Deniz Baykal kümbetselliğinde terslik çıkarır, Ali Atıf Bir tadında bir boktan bahsediyormuş triplerine girebilirim. 5.7 litrelik motora sahip Cadillac'ın bile motorunu patlatacak bu muhteşem aragazından sonra, biraz ayaklarım yere basınca ve beynime kan gidince, biraz daha mantıklı düşününce anlıyorum ki gelmeliyim olayın özüne.

Sevgili kardeşler, bu köşede sizinle eski yeni birçok teknolojik konulardan bahsedeceğiz. Yeni çıkacak teknolojilerden de bahsedeceğiz, “ulen ne günlerdi be” de diyeceğiz. Wingman ilerde haftalık (Haddi canım) ve daha ilerde de günlük (Çüşşş) olduğu zaman artık sizlere MCSE Katılım Belgesi filan da dağıtırız.

Bu ilk haftamızda önce yeni bir uygulamadan bahsedeceğiz: Sanallaştırma. Bir de eski oyun grubundan bahsedeceğiz: NEO Game.

SANALLAŞTIRMA UYGULAMALARI

Önemi gitgide artan, kaynak tüketiminde azalma, yedekleme ve felaket kurtarma uygulamalarında kolaylık sağlayan bir yeni düzen olduğu kadar; sağda solda “İşte efenim sanal sunucular hakkında bilgi sahibiyim” dediğinizde havanızdan geçilmemesini sağlayan bir hadisedir.

Eğitim verdiğim bir MCSE, MCITP veya CEH sınıfına anlatıyor olsaydım ve sınıfta beni tartmak isteyen ukala bir öğrencim olsaydı, konuya hakimiyetimi ve vakıfiyetimi göstermek için size şöyle güzel ayrıntılı bir laf salatası yapardım. Ama hem Wingman okuyucusu olan milyarlarca, trilyorlarca, kantrilyornlarca, kenmrilyorlarca insanın hepsi IT uzmanı değil elbet, hem bunu ben de istemiyorum. Hem de derginin bünyesine ters. (Abi açıkçası üslubu tutturamayan uçan tekmeyi yiyor, tırsıyorum ben de esas neden bu. Genel Yayın Yönetmenimiz Aikido biliyor.)

Sanal bilgisayar dediğimiz uygulama nedir? Temelde sizin kuracağınız host (yönetici diyebiliriz) görevini görecek bir programla, mevcut donanımınızın kaynaklarını kullanarak ikinci (üçüncü, dördüncü… vs) bilgisayarları kurmanızdır. Yani yedi yaşındaki yeğenime anlattığım üzerine “Windows içinde Windows kurmanızı sağlayan” hadisedir sanal bilgisayar mevzusu. Bu host dediğim programlar çeşit çeşit olabilir.

Kendi bilgisayarımda VMware programını kuruyorum. (Virtual PC, Virtuozzo gibi programları da kullanabilirdim ama ben VMware’e alışkınım.) Diyorum ki bu programa: Ben yeni bir sanal makine oluşturmak istiyorum. Üç gigabayt olan belleğimin 512 megabaytını kullansın. İşlemcimi paylaşsın, CDROM’umu da bilgisayarımdan paylaşımlı kullansın. Diski şu kadar olsun, falan, filan ve de felan. (Bunların en önemlisi felandır bu arada) Özelliklerini belirledikten sonra da Play – Pause yapar gibi basıyorum başlatma tuşuna basıyorum ve başlıyor sanal makinem çalışmaya. Bakınız iki tane sanal makine kurdum ben ekteki screenshot’ta göreceğiniz üzere.Play tuşuna bastım ve makinem çalışmaya başladı intörnete girebildim bile.

Şimdi bir senaryo üreterek olayın bir avantajından bahsedelim. Osman yirmili yaşlarında bir üniversite öğrencisidir. Bu güzide kardeşimiz laptopunu daha yeni formatlamış ve bu formatlama tüm yan programların kurulumu ve yedek dosyaların geri getirilmesiyle tam 5 saat sürmüştür. Bilgisayarını tekrar formatlamaktansa kendini dağlara vurmayı yeğ tutma kıvamına gelen kardeşimiz bu köşeyi okuduktan sonra hemen bir sanallaştırma host programı kurmuş ve akabinde hemen bir adet sanal XP kurmuştur. Bununla yetinmeyen Kazım kardeşimiz (bundan sonra kardöşamps olarak geçecektir) kurduğu sanal makinenin hemen bir kopyasını almıştır. Bundan sonra her türlü intörnet aktivitesini sanal makine 1 üzerinden yapmış olan kardöşamps, önüne gelen siteye girmiş, her türlü downloadı yapmış, karşısına çıkan her insan evladını mesıncırına (Planlarıma göre önümüzdeki sene Türk mesajlaşma programı Mesincir programını çıkaracağımı da belirteyim bu arada, bu arada logo incir yaprağı olacak tabi ki.) kaydederek sanal makinenin anasını ağlatmıştır. En güçlü antifiriz programını bile kifayetsiz bırakacak kadar patlatan kardöşampsın bu dakikadan sonra tek yapması gereken sanal makineyi kapatmak, ve Belgelerim\My Virtual Machines klasöründen ilgili makinenin klasörünü komple silmesi yetecektir. Sanal makineyi ilk kurduğunda aldığı yedek makineyi çalıştırarak fütursuz internet gezintilerine devam edebilecektir bu güzel insan. Evet sevgili Kazım artık uçuş serbest, senin gibi bir kımıl zararlısı her gün bir sanal makineyi patlatabilir.

Kazım örneğini iş sahasında düşünelim. Bir sunucu makineyi çalışır hale getirmek ne kadar sürer? Exchange server olsun bu. Windows Server, üzerine DNS, Active Directory, bir de Exchange Server kuracağız ve Exchange’in daha önce alınmış bir yedeğinden eski mailleri de kurtaracağız. Sıfırdan böyle bir kurulum en az iki yıl sürer. (Okuyor musunuz yoksa siz de bir Kazım mısınız diye kontrol etmek istedim de.) Böyle bir sunucu makinenin ayağa kalkması iki gün sürebilir. Bu makine çökerse ne olur? İki gününüz daha gider. Peki bu makineyi sanala kursanız kurar kurmaz da 10-20 dakikada kopyasını alsanız ne olur? Bir daha çökmesi halinde iki gün uğraşmadan ikinci sanal makinenizi açarak kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
Gidişat da bu yönde. Bir müşteriye gitmiştik, bir bankanın genel müdürlüğüne. Herkes şık ve prestijli. Sanallaştırma uygulamaları felan yapıyor musunuz dedim ve bunu derken felan diyerek konu hakkında bilgili olduğumu gösterdim. Bu işle uğraşmaktan gözleri pörtlemiş, sakalını kesmemiş olan koskoca bankanın prestijini tek başına sarsan bakımsız Tarzan da dedi ki : “Evet aldık bir tane sunucu, 64 gigabayt bellekli 8 işlemcili. Onun üzerinde sanal makinelerimizi çalıştırıyoruz.” Ben de yemiş görünerek içine düştüğüm şok durumunu kendisine belli etmedim.

Bu örneklere bakarak sanallaştırma uygulamalarının yararlarını şöyle sıralayabiliriz:

• Tarzan örneğinde olduğu gibi firma 8-10 sunucu alacağına bir veya iki sunucu alır ve fiziksel bilgisayar sayısı azalır.
• 8-10 sunucunun çalışması için gereken ortamın hazırlanması ve bakımı 2 sunucunun konumlanacağı yere göre daha masraflı ve uğraştırıcı olur.
• Bir sürü sunucuya girip işlem yapmak yerine tek bir sunucuya bağlanarak işinizi çözebilirsiniz.
• Yeni bir sunucuyu ağınıza ekliyorsunuz. Sanal sunucuyu eklemek basit bir kopyalama işlemiyken, yeni fiziksel bir sunucuyu eklemek ise adamın emdiği sütü burnundan getirebilir.
• Sanal sunucu, donanım bağımsızdır, herhangi bir makinede çalışabilir. Sıradan bir pc’ye de sunucu kurabilirsiniz.
• Daha çevreci bir çözümdür. 10 tane server hayvan gibi soğutma sistemi isteyecektir. Küresel ısınmaya olan katkınız azalacaktır.
• Ekonomik olarak sahipolma maliyeti çok daha azdır. (“Sahip olma maliyeti” sözünü her yerde kullanabilirsiniz, şekil duruyor bir şey dediğiniz intibası yaratmada birebir.)

Kamil Güğüm

1 Ekim 2009 Perşembe

Hastane

Bu yazıyı neden yazıyorum? Kendim için. Geçen günkü fıtık mevzusunun devamı olduğu için. Bu cumartesi günü Zeytinburnu'ndaki Ermeni Hastanesi'ne gideceğim. Cildiye, göz ve fıtık için muayene olacağım. (Fıtık departmanı yoktur herhalde, fıtıksal bir ağrı çektiğimi tarif edip ona göre muayene olacağım bölüme randevu alacağım.) Ondan sonra da fıtık için büyük ihtimalle bir film vs çekilmem istenecek onu halledeceğim. Ondan sonra da tedavi olacağım. Bu arada Ekim ayı bitmeden 95 kiloya ineceğim. Kısmetse ondan sonra kendime daha dikkat edip bir daha böyle angut hastalıklarla uğraşmayacağım.

Hadi Kamil, göreyim beni.

Apandix

Efenim size birkaç yazı önce bir e-dergiden bahsetmiştim. Wingman diye. Güzide kardeşiniz Kamil Güğüm'ün ilk makalesi yayınlanmış bulunuyor derginin Ekim sayısında. Sayfa 64-65 te okuyabilirsiniz. Ama öyle hemen zıplaya zıplaya 64'e gitmeyin. Okuya okuya gidin, artislik yapmayın, efendi olun. Beni de delirtmeyin.

(Not: Köşenin dergideki adı Appendix ben buraya bilerek öyle yazdım.)

24 Eylül 2009 Perşembe

Yeni maç geliyor


Evet bu hafta saat 20:30'da yine bir maça çıkacağım. Bu yıl yaptığım 3 maçı da kazandım umarım bunu da kazanırım. Ancak dikkat edilmesi gereken hususlar var:

* Oğuzhan'la aynı takımda olursam diye yanıma Eti Cin almam lazım. Yoksa rakip Oğuzhan'ı Eti Cin'le kandırabilir.
* Keltoş Cemfer ve Serdar'ın kafaların parlamasına dikkat etmek lazım. Göz alabilir aynı takımdaysak eğer, kafa attıklarında kayıp gidebilir.
* Taklacı güvercin Özgür'ün gaza gelmesini engellemek lazım.
* Küskün Ali'yle dalaşmamak lazım.
* Fercem ile Serkan kardeşleri rakip yapmak lazım, dalaşıyor hoşaflar aynı takımda olunca.
* Görev adamı Serhat'ı ne yapıp edip almak lazım takıma.
* Diyar ve Şiar kuzenler oynarsa yine takımlarının tokat manyağı olacaklar ve her pozisyonda hata bu iki elemana yüklenecektir. Ama Diyar yeine göre ters tepki veriyor, Şiar lafını yiyip gidiyor. Şiar'ı kapmak lazım derhal.
* Uzun Özgür fıtık zaten, bi numara olmaz ondan.
* Enişteye defansta dikkat etmek lazım.

Bütün bu bilgiler ışığında yine bir adet golümü atarım ama onla kalırım herhalde.

23 Eylül 2009 Çarşamba

22 Eylül 2009 Salı

Dila bebek.

Silivri'de kaybolan Dila bebek Bursa-Karacabey'de yani kaybolduğu yerin 45 mil uzağında bulundu. Sel olurken, annesi onu bırakmamaya çalışırken, ne olduğunu anlamadan nasıl can verdi bu bebecik.

Babası nasıl kafayı yemeden duruyor, annesi nasıl kendini öldürmüyor hayret. Allah sabır versin.

18 Eylül 2009 Cuma

Benim güzel ülkem

Cem Garipoğlu da 17 yaşında, suçu ispatlandı. Polisler gel koçum sen bize emanetsin diye teslim aldılar. Avukatı çocuk çok tedirgindi, sucuk ekmek ısmarladım dedi. "Çocukcağız, o daha çocuk."

Erdal Eren 17 yaşındaydı, suçu ispatlanmamıştı, yaşı büyütülerek asıldı.

*******************

Güz sabahı buğusunda bir salkım üzüm mü avuçlarımdaki ne?
Ayışığı yansıyor yüzüne.
Ben böyle bulutsu yüzü, ben böyle ışıksı yüzü
Bir onyedi yaşındakinde gördüm,
Bir de şimdi düşümde.

17 Eylül 2009 Perşembe

Kamil sus artık

Bu yazının linkini ayrı olarak bu kenardaki menüye koyuacağım ki yaptığım her güçsüz hareketimden sonra okuyup kendime rahat rahat ve içli bir şekilde sövebileyim. Patron fırçamsı birşey söylüyor ben oturup kalıyorum vay anasını, adaletsizlik ile karşılaşıyorum frenliyorum kendi kendimi şevkimi kırıyorum, haksızlığa uğruyorum yaşamımda mal gibi oturuyorum oturduğum yerde. Hayat sana ne haksızlık etti, mal Kamil. Dana gibi adamsın, ne sorunun var. Sana tatsız gelen şeyleri yaşatanlar senin çevrendekiler. Biraz çevreni ve çehreni değiştirsen bitecek herşey. Ya değiştiremeyecek bir sorunun olsaydı, ha Kamil, altına sıçardın artık. Sen hayata 1-0 yenik başlamadın ki.

Sümeyye sadece 6 yaşında ve doğustan iki kolu yok. Ama Moskova’da onun yaptığı resimlerden oluşan bir sergi açıldı. E kolları yok bu kızcağızın dersin şimdi Kamil; resimlerini ayaklarıyla yapmış. Bu tatlı kız artık okula da başlamış. Altı yaşındaki azme bakın, otuz yaşında ben Kamil’in yaptığı koyvermeye bakın. Artmutun önde gidenisin Kamil. Bak Sümeyye’ye de kendine gel.

Nike reklamında Sümeyye oynamalı, farkı o yarattı ve bana çok şey öğretti. Sümeyye İstanbul’da bir abin oldu, haberin olsun. Senin gibi azimli bir kız benim gibi bir mal müdürünü kabul etmeyebilir ama ne yapayım artık. Helal olsun sana.


Hava atışı

Turkcell’in Türk Milli Basketbol takımı2na yaptığı reklam var. 5 tane yeşilli basketbolcu var, bir tane de bizim oyuncumuz var. Yeşilliler bizimkinin parmağı kadarlar, bizimki de şutta, savunmada, hava atışında ve maç sonu forma değişiminde her türlü eziyor bunları.

Yalnız bir yanlış var. Reklamlardan birinde hava atışına çıkıyorlar. Bizimki topu iki parmağıyla tutuyor, e burda da basketbol kurallarına göre hatalı hareket. Çünkü hava atışında topu hava atışına çıkan kişi tutamaz, kontrol edemez, bir taraflara çelmesi lazım. O topu öyle tutarsa (hani bir parmağı iki metre olan oyuncu olmasını, reklamın tamamen absürd bir temel üzerine kurulduğunu bırakıp reklamda mantık arıyorum ama :) top rakibe geçer.

Aferin bana, evet aferin. Aferim hatta.

Fakyu - 0010

- Yahu sen hangi akla hizmet cenazeyle köye gidiyorsun, deden ölmüş olabilir ama sonuçta bu 75 yaşında bir adam, normaldir. Senin böyle bir durumda ne yapman lazım? Annecim babacım, evet acımız büyük ama benim bir görevim var işlerim var diyip işinin başına geri dönmen lazım.
- ...

- Hem sen gittin, işler durmadı ve ben buna hayret ettim. Demek ki senin üstünde iş yoktu dedim kendi kendime.

- ...

- Şimdi hemen bir uçak bileti bul ve atla gel sana ihtiyacımız var burda.

(İşe yaramıyorsun, ama atla gel. Gayet güzel. Bu diyalogun ana fikri şu: Hata cümlelerin sahibi olan patronda değil üç noktaların sahibi olan kişide.)

Galatasaray: 3 - Bekşiktaş: 0

Bu maçın bize öğrettiği şudur: Bu ülkedeki futbol yorumcularından bir tanesi bile adam gibi yorumcu değildir. Nenemin sakalı olsaydı dedem olurdu hesabı cümlelerden farklı birşey söyleyen yok. Skor sizi yanıltmasın. Serdar’ın pozisyonları gol olsaydıymış. İyi de güzel abicim, sevgili kardeşlerim, maçın dördüncü dakikasında Galatasaray gol atınca tabiki geri çekilecek ne yapabilir ki başka. Golü atan takım skoru korumak ister, golü atan Galatasaray’ın karşısındaki takım Kasımpaşa değil ki Beşiktaş abi. Kötü de olsa Beşiktaş. Cimbom’un çekilmesinden doğal ne var. Derbilerde gol attıysa üstüne bir de saldırılan tek bir durum var: O da Kadıköy’de Galatasaray’ın başına gelir.

Beşiktaş dakika dörtte gol atsa, maç da 1-0 bitse kalan 86 dakikada büyük bir ihtimalle Galatasaray presli oynamış olacaktı. Bu sefer de diyeceklerdi ki: Beşiktaş 1-0 aldı maçı ama sizi yanıltmasın Galatasaray baskılıydı. Sonuçta Galatasaray’ın bir fazla şutu var, pozisyon sayısı da denk, maç denkti yani. Skora bakmayın beşiktaş daha iyi oynadı filan gibi bir durum (es) yok.

Neyse anektodlara geçersek:

1-0’ı korumak isteyen Rijkard Nonda’yı oyuna sokmazdı. Bu bence olumlu bir hareket. Nonda oyuna girmek için giyindiğinde büyük ihtimalle Baros’un yerine girecekti. Forvet – forvet değişikliği yapsa bile yine de bence olumlu bakılmalı. Nonda’yle oyuna devam ederim, Baros’un gerçekten iyi yıprattığı defansa kafadan dalarım. Zamanında forvet çıkarıp DMC alan teknik traktörlere göre gayet iyi.

Sabri melek gibiydi maçta. Tabata’nın Mustafa’ya daldığı pozisyonda benim amcaoğlu anında dedi ki: Ya bu bizimkiler gerçekten manyak ya, al işte Emre de geldi oh ne güzel. Şimdi Sabri’de gelir dedik içimizden ama gelmedi. Baktık maç genelinde de hiç itirazı yok. Dedim heralde bu maçlık böyle birşey oldu. Yok, adam maçtan sonra aynen demiş. Ben o işleri bıraktım artık namuslu, şeref timsali bir yaşam süreceğim bu memlekette. Hadi hayırlısı.

Beşiktaşlı arkadaşlarım ağlıyordu hakem diye geçen haftalarda. Baktım bu hafta tık yok hoşafingenlerde. Tabata’nın hareketi direkt kırmızıydı. Oldu canım.

Serdar Özkan bu sene atılım senesini gerçekleştirebilir. Bizi bayağı bir terletti. Baktım Manchester maçında da insiyatif aldı, şutlar attı filan. Bence kaçırdığı şutlara rağmen Beşiktaş’ın eniyisiysi. Desteklenmesi lazım bu kardeşimizin, kaçırsa bile pozisyona girmesi meziyet, atmayı da öğrenir zamanla. Bu arada Manchester Mençıstır diye okunmaz, Şansal abi gibi okunur, Mançester diye hatta e’ler açık e şeklinde okunur, öyle cahil ayılar gibi okumayın.

Beşiktaş defansında Recep Çetin’in eksikliği hala hissediliyor. Abi düşünsene sağda Takoz Recep var solda Deli İbrahim. Mançester kim be.

Beşiktaş bu maşta korner kullansa kim gol atar, Nihat, Serdar, Ekrem, Tabata, Bu dörtlünün boy ortalaması 1.70.

Galatasaray’da Leo Franco rengini belli etti. Yusuf’un maç boyunca yaptığı tek iyi şey olan şutunu süper yakaladı. İyi kaleci, inşallah devamı gelecek ve iyi bir şekilde eğittiği Ufuk’a kaleyi teslim edecek.

Transfer konusunda çağ atladığımız bir gerçek. Beşiktaş’ın Tabata artı İsmail’e verdiği bonservis parası, Galatasaray’ın Elano artı Keita’ya verdiği bonservis parasından çok. Futbolcuların aldıkları ücrette Galatasaray –aynı oyuncular için konuşuyorum- net iki katı para veriyor olsa gerek.

İsmail Köybaşı için “Ne köy olur ne kasaba” demişler. Bi susun lan diyorum ben de.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Titinet way fay

Bir kafede oturuyorum TTNET wifi bağlantısı varmış. Bilmeden soruyorum garsona internetin olup olmadığını. O da diyor ki:

-Evet ama fifi var.

Çok güldüm içten içe çook.

Nutella

Bazı reklamlar ürünü dezavantajına olabiliyor ve bunu son örneği de Nutella. Adam sıcacık ramazan pidesine bol bol Nutella sürüyor ve reklamın finalinde de bu pideleri görüyoruz. Çaydanlık gibi buharları üzerinde yani sıcacıklar. Beklenen de biz izleyicinin coşması ve koşarak 1000 santigrat derecedeki pide edinerek Nutella ile doldurup Erol Taş usulü dalmamız heralde.

Şimdi iyi güzel de sevgili reklamı tasarlayan, onay veren, çeken kardeşlerim. (Bu kardeşlerden sadece onay veren Nutella ekibinden sanırım, diğer ikisi bir reklam şirketinden felan olsa gerek.) Siz hiç mi ekmek arası çıkolata yemediniz? Sıcacık ekmekte o gariban çikolata ne hale gelir hiç mi düşünemediniz? Reklamdakini yiyen direkt ishal olur zaten. Ben çeksem var ya yeminle söylüyorum ki daha iyisini çekerim. Ahan buraya da yazıyorum. (Yazdım)

Urfa sana küsmüş

İki adet vasataltı adana dürüm ve artı iki de ayran ne kadardır? İstanbul’da 8-10 lira, Urfalı Hacı Mehmet’te 20 lira. Ankara Ulus’ta bir ara sokaktaki lokantada, tek ilavesi havuç olan iki dürüm ve de iki ayran. Bence lokantanın adı değişmeli: Urfalı Mehmet Efendi olmalı.

O parayı haketmediniz sayın abim, burayı okuyabilmeniz neredeyse imkansız ama bilin: Helal etmiyorum.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Başı ve sonu

Ya Ne Yapmak Lazımmış? Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi, bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi yerden etekleyerek velinimet sanmak mı? Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?

İstemem eksik olsun!

Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar, bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar? Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına, boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!

Türkiye - İspanya

İspanya bir önceki grupta bir maçını Sırbistan'a kaybettiğinden dolayı rahatlık, ama maçın gidişatı nedeniye sıkıntı veren bir maç oldu. Çocuklar biraz daha günlerinde olsalardı. Daha rahat ve farklı kazanabilirdik.

Hidayet dizinden, Engin ayak bileğinden sakat, Ömer ateşli hastalık geçiriyor. Ama takımdaki tüm oyuncular yine de gereken yerlerde sorumluluğu üstleniyor, riske girip elini taşın altına koyuyorlar. Hepsi ayrı ayrı tebrik edilmeli. Buraya kadar olan kısmı herkesten duymuşsunuzdur zaten.


Söylenmeyen şeylerden birincisi ise İspanyolların oyunculuğu. Basket oynamalarını kastetmiyorum, adamlar tiyatro oyuncusu. Bir pozisyonda yukarıdaki Gasol danası arkası bizim oyuncuya dönük topu sektirerek geliyor. Bizimkinin elleri yukarıda sabit duruyor, sonra bu gasol çarpıyor bizim adama ve topu sağ koluyla vücuduna bastırıp duruyor. Sol eliyle de belini tutuyor, suratında muhteşem bir acı ifadesiyle. Mal.

Oscar alır, Los Angeles'te yaşaya yaşaya ordaki meşhur oyunculardan ders almış herhalde. Bari Robert De Niro, Jack Nicholson'a gitseydin mal müdürü. Biz tiyatrocuyuz (tiyatrocuyduk da denebilir) diye geçiniyoruz. Adam bizden iyi tiyartocu. Faullere estetik katma var baskette, ama oyunculukla faul kapmak fena.

11 Eylül 2009 Cuma

Sen bizi güldürdün ya

Son 3 yıldır formaya ambargo koyan, Aragones ve Zico'nun vazgeçilmezi olan Uğur, Daum'un göreve gelmesiyle maziyi mumla arar oldu.

Bu sezon formaya hasret kalan Uğur ayrılık noktasına geldi. Arda'nın sözlerine atıfta bulunan Milli yıldız, "Uğurinho olsam formam garantiydi" diye konuştu...

Bugün Gazetesi'nin haberine göre, Son 3 yıldır sol kanatta Sarı- Lacivertli formaya ambargo koyan, Aragones ve Zico'nun vazgeçilmezi haline gelen Uğur Boral, Daum'un göreve gelmesiyle maziyi mumla arar oldu. Geçtiğimiz sezon hazırlık maçları dahil 60'a yakın resmi müsabakada forma giymesi rağmen bu sene ligde geride kalan 4 haftada hiç görev yapmayan Uğur sonunda isyan etti. Sezon başında Osasuna'nın kiralamak istediği ancak Daum'un transferine onay vermediği yıldız futbolcu yakın çevresine de dert yandı.

BİZ KURBAN MI SEÇİLDİK!

İdmanlarda hırsından ve temposundan hiçbir şey kaybetmediğinin altını çizen Uğur'un dostlarına, "Elimden geleni yapıyorum. Neyim var neyim yoksa idmanda gösteriyorum. Ama bir türlü Daum'un gözüne giremiyorum. Madem oynatmayacaktı neden Osasuna'ya gitmeme izin vermedi? Eğer bana forma vermeyecekse bıraksın gideyim" diye sitem ettiği bildirildi.

Uğur ayrıca, hafta içinde Arda'nın 'Adım Ardinho olsaydı her şey daha farklı olabilirdi' sözlerini hatırlatan Uğur'un, "Türk futbolcusu yabancılara kurban ediliyor. Arda söylediklerinde yerden göğe kadar haklı. Benim de Uğurinho olmam lazım herhalde" sözleriyle derdini dile getirdiği bildirildi.

10 Eylül 2009 Perşembe

Doğru doğru

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Derenin intikamı ağır olur. Şu anda olan da budur.

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım: Kendi elimizle Allah’ın yarattığı doğayı katlediyoruz. Kamu idaresinin ihmali olduğu kadar vatandaşın da var.

Çevre Bakanı Veysel Eroğlu: Bu hakikaten bir tufan belirtisi. Buna ne Amerika’da ne Türkiye’de alınacak önlem yoktur.

İstanbul Valisi Muammer Güler: Altyapıda bazı sorunlarımız yok değil, ama bu yağış çok güçlü altyapıların bile dayanamayacağı nitelikte.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş: İnsanoğlunun doğayı hoyratça kullanmasının faturası. Buzullar erimeye başladı, ekolojik kıyametten bahsediliyor.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay: ‘Silivri’den neredeyse Gebze’ye kadar bütün bu alanı İstanbul saymak da ne kadar tarihen doğru, ne kadar şehirci açısından doğru?’ Bu sorgulanmalı.

Sorgulanması gereken hükümet muhalefet hepinizsiniz ama halkı öyle bir insan güruhuna çevirdiniz ki kimsenin umrunda değilsiniz. Doğa olayı yapacak birşey yok, halk da suçlu, buna önlem alınamazdı, ekolojik kıyametin bir uzantısı, felaketin olduğu yer İstanbul sayılmaz ki. Bunların hepsi doğru, kalan herşey yanlış.

Münevver'in Babası


Ulan Apo için bile en fazla "Asalım" demiş bir milletiz. Saw - Testere serisini iştahla seyrettiğimize bakmayın. Kedimiz öldüğünde kafayı yeriz, iki kuruş zam alamayınca moral dibe vurur zombi gibi dolaşırız. Kendinizi babanın yerine koymaya çalışın bir. Koyamıyorsunuz, ben yapamıyorum. Nasıl kafayı yemesin bu adam.

Herkeste aynı vik vik: "Son yaptıklarından sonra artık psikolojik destek almasının şart olduğunu düşünüyorum" Sittir lan, kimsin sen? Almıyor mu destek, almış hali bu. Akşam kızını yemeğe bekliyor, kızını beklerken polis geliyor. Alıp götürüyorlar. Noldulara cevap yok, merkezde cevap alırsınız, e yemek? Sıcakta bekletelim kızım yer gelince. Bir düşünün, olayın ne olduğunu, oluş şeklini öğrenene kadar geçen zamanda neler geçer aklından. Herşey bir yana o zaman nasıl geçer? Üç saat önce yemeğe bekliyordu, şimdi kızınızı kestiler diyorlar adama. Kızını toprağa verirken hala kan sızıyor naaşından. Nasıl kafayı yemesin. Günler değil aylar geçiyor, herşey belirsiz, katil yok ortada. Günler böyle geçerken nasıl kafayı yemesin.

Herşeyi de ayrıntısına kadar öğrendik basından. Kızın iç çamaşırının üstüne bir boksör çamaşır daha giydiğini, bunların renklerini, boynundaki yaralar kanadığından anlaşıldığı üzere kesilirken hayatta olduğu, boğuştuğunu, direndiğini. Vücudunu kesen bıçağı tutmaya çalıştığını. Of of of. Korkuyorum ya. Ben upuzun bir adamım, 105 kiloluk upuzun bir adam. Görsen yuh dersin, atışsak tırsarsın benden. Ama korkuyorum ben, askerde komandoydum, rekorum olarak altı kişiye tekme tokat dalmışlığım var. Ben eski bir Zeytinburnu psikopatı, korkuyorum abi. O kız ne düşündü, baygın mıydı testere işini görürken uyanık mıydı? Allahım nolur baygınken olmuş olsun diyorum içimden, kötünün iyisine bak.

"Son yaptıklarından sonra artık psikolojik destek almasının şart olduğunu düşünüyorum"muş. Adam basın açıklamasında su içiyor, ve durduk yerde diyor ki: "Bunu da bakkal verdi, Turkuaz içip reklamını yaptı demeyin, ben orospu çoçuğu değilim." Adam psikolojik destek sınırını geçmiş. Adam ayrı bir dünyaya gitmiş. İlaç verilerek uyutulması lazım günlerce. Sinir nakli yapılması lazım. Katilin yakalanması lazım.

Yine de hiçbirşey normale dönmeyecek. Bu olayı hiç düşünmeden geçireceği bir günü değil, bir saati, bir dakikası bile olmayacak bu babanın ve ailenin. Belki güldüğünü göreceğiz, katil yakalanınca aştığını söyleyecek belki. Ama evine girip de kapıyı kapatınca o sessizlik, o duvarlar.

Fıtık

Abi sağ tarafımda bir ağrı var son aylarda. Kesin fıtıksal birşey. Oturmak bir dert, oturduktan sonraki yayılmaları yapmak ayrı dert. Otobüs tramwayda oturduğumda kaykıla kaykıla anca oturuş pozisyonu alıyorum. Halısaha maçına gidiyorum, şut atamıyorum sadece koşuyorum, o da eskiye göre yavaş. Şut attım bitane evvelki maçta, eve zor vardım, ertesi gün çok zor kalktım. Az önce bir şey okudum ekşisözlükte "koşma isteği" diye. İçim buruldu.

Gerçekten ya fiziksel bir imkansızlık içinde olmak çok kötü yahu. Şunu doktora bir göstereyim de iyileşeyim de, bundan sonra çok dikkat edeceğim kendime. Eskisi gibi tıkış tıkış metroçüşlerde leptop taşımak yok artık. Sabahtan akşama kadar iş güç diye koşturmak da yok.

Yok deve

Yedi yıldır iktidardasın, onbeş yıldan fazla bir süredir belediye başkanlığındasın. On beş yıldır İstanbul kanatlarının altında ama facianın suçlusunu bulmuşlar.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Bugünkü Bosna Türkiye maçı

Şunu bir kez daha gördük ki, Arda Türk futbolunda son 15-20 senede yetişmiş olan en iyi futbolcudur. Estonya maçındaki hırsı koşusu pası presi... Boyu 1.76 bacakları kısa koca kafalı filan diyor ya çekemeyenler, bu çocukta kafam kadar yürek var. Her türlü övgüyü hakediyor.

Arda'dan giriş yaptım çünkü maça yöne verebilecek ilk adam Arda. Yanında kimi sayabiliriz? Tuncay'ı. Başka? Dengesiz arkadaşlar bütününden bahsettiğimizden herkesi sayabiliriz. Arda ve Tuncay'ın pozitif yönde katkısı olacaktır muhakkakama takımdaki başka herkes saatli bomba gibi batmamıza sebep olabilir. Kalecimiz Volkan dengesiz gol yiyebilir, defansımız Estonya maçındaki dengesizlikte bir gol yiyebilir, Emre, Sabri vs küt diye kırmızı kart görebilir.

Bosna'dan teknik traktör demiş ki "Siz o fırsatı Belçika maçında kaçırdınız"

Fatih hoca demiş ki "Kalemde pozisyon gördüğümde değil, rakip kalede pozisyon üretemediğimde sıkıntı hissediyorum. Herşeyden çok yüreğimize güveniyoruz."

Çorba gibi bir durum. Şahsen güvenebildiğim adam teknik kadro artı futbolcular iki. Arda, Tuncay. Rakip tarihinin en büyük çıkışını yapmış. Onlarda motivasyon bizde gaz var daha çok.

Korkuyorum ama 2-1 veya 3-1 kazanacağız gibi hissediyorum.

Bugünkü Polonya Türkiye maçı

Geçen Haziran'daki hazırlık turnuvası mahiyetindeki Gamo On'da Polonya'yı yenmek için son çeyrekte oyuna asılmamız yetmişti. Hatta 60 sayının altında tutarak yenmiştik kendilerini 66-58.

Dünkü Bulgaristan maçı gösterdi ki artık her başarısız hücumun analizi herşeyiyle yapılabiliyor, başarısız bir hücumun nedeninin hangi oyuncu(lar)ın hangi adım(lar)ında gizli olduğunu bile kestirebiliyoruz. Ve her top değerli.

Adamlarda bir tane oyuncu var kilit olan, o da amerikalı oyun kurucu David Kyle Logan. Sağlam bir piyotları var Lampe diye, adam uzun 2.11 ama hareketli. Hem pivot hem forvet oynayabiliyor. Sut isabeti de yüksek. Galatasaray'da vardı bir ara Dan Handlogten diye o stilde. Bir de NBA'de oynayan Marcin Gortat var. Üç adama endeksli bir takım, hatta sıkarsak bir adama endeksli. O da Logan, Logan'ı iyi savunur ve kendisinin pas alışverişini sekteye uğratırsak işin gerisi iseyirci avantajına rağmen kolay.

Litvanya'yı yendiğimizde helal olsun demiştim ama tırtlamışlar artık, Bulgaristan bile yenebilir bugün.

Laleler şehri

Sel oldu, an itibariyle 17 kişi öldü. Servisten inen yedi işçi suya kapılarak can verdi. Sürüklenerek giden otomobillerden cesetler çıkarılıyor. Evler yıkıldı, evler denize kaydı, arabalar ters döndü, kullanılmaz hale geldi. İnsanlar yıkıntıları yağmaladı, yıkılan fabrikalardaki depolardaki malları çaldı, ramazanda.

Belediye başkanı da hiç ortalarda görünmedi, gören nerede olduğunu bilen yok. Sadece "Bu tablo İstanbullunun tedbirsizliğinin sonucudur" dedi NTV'ye. Yani "İstanbul'da sel - 17 ölü" diye özetlenebilecek olan bu durumun sebebi ben dahil tüm İstanbullu vatandaşlar. Ya da otur abicim evinde, rahat mı batıyor, bir gün de gitmeyiver işe, bizi dinlemeyip yollara düşersen ölürsün böyle tabi.


Lale diker artık önümüzdeki bahar. Yolları yeniler, yapar viyadükleri, saatte 50 araba geçmeyen yere milyon dolarlık altgeçit yapar, seçim öncesi yetiştirdiği metrobüsün seçim sonrası yollarında çalışma yapılması gibi. Sizin için çalışıyoruz afişleri asar her yere.

Biz de hala buna tepki vermeyelim, at gözlüğüyle "gitsin izlesin adamcağız Bosna maçını, burda dursa sanki eline maşrapa alıp su mu temizleyecek" diyelim. İnsanlar layık olduğu şekilde yönetilir diye bir söz var ya hani, öyle mi acaba gerçekten? Oy verene birşey demeye hakkımız yok, ama onun da o makamda oturmaya hiç hakkı yok.

8 Eylül 2009 Salı

Kırmızı Buğday

Kırmızı buğday ayrılmıyor sezinden,
Mevlâm mevlâm versin güzellerin gencinden.
Kim ayrılmış ben ayrılam wşimden.

Yörü yörü dilber salma saçın sürünsün,
Açıver açıver cepkeni elmas gerdan görünsün.

Yol üstüne kura koymuş ilyeni
Ben istemem istemem mavi şalvar giyeni.
Ben isterim setre pantol giyeni.

Yörü yörü dilber salma saçın sürünsün,
Açıver açıver cepkeni elmas gerdan görünsün.

Antifiriz tünyasu.

İşim gereği bilişim güvenliğine hakimim. (Şampuan reklamı girişi gibi oldu: İşim gereği gittiğim her ortamda bakımlı görünmem gerek ve bunun yolu da dolgun saçlarımdan geçiyor.) Bu aralar işyerindeki arkadaşımla yeni birkaç ürün denedik.

Webroot firmasının bir ürününü de oldukça beğendik: Webroot Web Security Saas

Şöyle ki:

Normalde senaryo şu: Siz modeminizin hemen arkasına bir server koyarsınız. Bu server da gelen giden bütün bilgiyi tarar. Atıyorum siz bu servera dersiniz ki şu sitelere girilmesin, girilmemesini sağlar. Facebook'ta vakit öldüren arkadaşlar işine döner. Gelen geçen trafikte virüs veya diğer tehditlerden var mı tarar, bilgisayarlarınıza çok daha az malware (zararlı yazılım) bulaşır. Gelen giden tüm mailleri spam taramasından geçirir. Gereksiz çöp mailler, dünyada dolaşan tüm maillerin yüzde 92'sini oluşturduğu için mail trafiğinizi ferahlatır. Falan filan. Dezavantajı bir makineye bağlı olmanızdır. Güncelleme vs yaptığınız zaman -bazen yapmadığınızda bile- server kitlenirse (kilitlenirse değil) işler kitlenir. Server eskiyince yetmez yenileme ister. vs

Webroot senaryosu ise şu: Modemin arkasına koyulacak bir servera gerek yok arkadaşım. Al şu 1 megabaytlık ufak programcığı tüm bilgisayarlarına kur. (Domain yapıysa çocuk oyuncağı) Bundan sonra gir internete yap ayarlarını bitsin gitsin. Aynı korumayı ben de sana sağlıyorum diyor. Ve denedik baktık, valla da sağlıyor. Süper bir raporlama aracı da var. Kim ne halt yemiş belli.

Denedik ve beğendik. Fiyatları Türkiye normallerinden azıcık yüksek, ama değer mi değer. Yeni yönetmelikler her firmaya tüm internet geçmişini raporlar halinde tutmasını yani loglamasını şart koşuyor. Bu ürün de bunu sağlıyor. Detaylı bilgi.

Bu haftaki halısaha macerası

Geçen Pazar günü, yani iki gün önce bir halısaha maçı yaptık. Varis ameliyatı olduğum sol bacağımı kollayarak, fıtık başlangıçı olan sağ yanımı zorlamayarak katılım sağlayabildim. Normalde altışarlı oynanabilecek bir sahada sekizerli oynayarak hepten kendimizi sınırladık. Maçtan anektodlar:

* Bu seneki üçüncü maçım, ilki Ocak'taydı. İkincisi de geçen haftaydı. Varmak istediğim sonuç: Hamlık kötü birşey.
* Bir adet gol attım.
* Maç öncesi ve maç sonrası sadece şortla tartıldım. Net 950 gram ter atmışım.
* Bir dahaki maça formamla altına giydiğim tişörtümü de maç öncesinde ve sonrasında tartacağım.
* Geçen haftaya göre fıtıksal bölge daha az ağrıdı.
* Geçen maçta bileğimdeki dikişime yemiştim darbeyi, bu hafta kalftaki dikişlerime tekme yedim.
* Fercem penaltıyı kullanırken kaleye doğru bir adet Eti Cin fırlattı. Top ve Eti Cin'i farklı köşelere gönderdi. Kaleci Oğuzhan Eti Cin'in gittiği tarafa atlayınca penaltı gol oldu.
* Yerli Elano süper pres yaptı.
* Hakan Şükür'ün Dersim şubesi Hüseyin ilk maçında bekleneni veremedi.
* Geçen hafta kullandığım bir faulde, topa dokunamayarak kaleden kaleye gol atmamı sağlayan Diyar ve yaşı küçük olduğu için herkesin fırçaladığı Şiyar oynamadı.
* Ertekin adim maçı izlemye gelmişti, maç bittiğinde "Ne biçim oynuyorsun" diyerek beni fırçaladı.
* Arabayla maça gitmek süper bir olay, maç bittikten sonra 5 dakika içinde duşa girebiliyorsunuz, teriniz soğumadan yıkanmak çok leziz.

Fakyu - 0009 Bakar mısın

Anlaşılacak bir yanı yok. Kıçı kırık bir alışveriş merkezinde vermişsin 10 liranı almışsın yemeğini. Geliyorsun ortak alan olan, yemek yeme ünitelerine. Boş bir masa var ama üstü biraz dolu. Görevi burayı temizlemek olan görevliye uzaktan bağırıyorsun: "Bakar mısın?" Hizmet veren kişi o diye bu artistliği yapma hakkı buluyorsun kendinde. Bir de bayan olacaksın. Bayandan da öküz oluyormuş demek ki.

Anlaşılacak bir yanı yok dedim ama bir galeriye gitsen de orda 5-10 tane arabayı tek seferde alsan -yine yanlış ama- valla anlarım. Peki bu neyin tribi ya. Fakingım seyl seni.

- Bakar mısın?
- Sen bir elime bakar mısın?

Geri döndük

Genelde basketbolda kullanılan bir deyimdir ya bu, aynen o hesap. İşleri biraz kolayladık ve şu blogcanla biraz daha ilgilenelim dedik. Birinci çoğul konuşuyorum çünkü bu blogun arka planında yaklaşık 1200 kişi çalışıyor.

2 Mart 2009 Pazartesi

Züper lik

"Fenerbahçe geçen hafta Gençlerbirliği'ne yenilmiş ve ligde şampiyonluk şansı tamamen bitmişken bu hafta aldığı Sivasspor galibiyetiyle bensiz şampiyonluk yarışı olmaz dedi. Galatasaray geçen hafta kaybettiği Kocaeli maçından sonra bitmişti ama bu haftaki Konya maçından sonra şampiyonluğu sonuna kadar kovalayacağını gösterdi."

Bu bizim basın ne ucubik bir ortam ya.

Yalamaya devam


23 Şubat 2009 Pazartesi

Bakana bak.

Kendilerine aynı muamele yapılsa posta koymayı biliyorlar. Hakkını arayan çiftçinin kolunu kırmaya çalışan korumalar eşliğinde "ananı da al git" diyen başbakandan bunları öğrenmiş demek ki bakanımız. Cevabını da almış ama, bakana bilmediği adabı görgüyü bir balıkçı hatırlatmış.

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış ile Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, AKP’nin Beşiktaş Çarşı’daki seçim irtibat bürosunun açılışına katıldı. Bağış, açılışın ardından AKP’nin Beşiktaş Belediyesi Başkan adayı Sibel Çarmıklı’yla beraber esnafı ziyaret etti. Beşiktaş Çarşı esnafınının sorunlarını dinleyen Bağış, adayları Çarmıklı için oy istedi.

Beşiktaş Balık Çarşısı’ndaki balıkçılarla da sohbet eden Bağış, bir balıkçıdan destek isteyerek, “Beşiktaş ve Şişli’de iki şovmen var. Desteklerinizle Beşiktaş ve Şişli’yi şovmenlerin elinden alacağız” dedi. Bağış, daha sonra bir balıkçı tezgâhına yaklaşarak balıkçıya, “Seni AKP’li yapalım” dedi. Bağış’ın davetine kesin bir cevap vermeyen balıkçı, ekonomik krizden yakındı ve işlerin iyi olmadığını söyledi. Bağış ise, “Hep birlikte bu süreci atlatacağız. Hatırlarsınız, vaktinde adamın biri bir anayasa kitapçığı fırlatmıştı” dedi. Bunun üzerine balıkçı, “O adamın biri değil, Cumhurbaşkanı’ydı” diye yanıt verdi.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Hezeyan

Galatasaray'ın bize haksızlık edildi mealindeki bildirisine, hezeyandasınız diye 3 saat içinde cevap verdi federasyon. Kimseye böyle tepki vermemişti. Artı bir de 100 bin tl. Stadında adam ölen dakikalarca küfür edilen takımlara bu cezaları vermemişti. Hıncal abinin ropörtajında söyledikleri doğru. Galatasaray'ı doğramaya çalışıyorlar. Ama attıkları b.kun içinde boğulacaklar.

----- Fotomaç'tan alıntı -----

Beşiktaş-Trabzon maçıyla başlayalım isterseniz. Haftanın sonucu merakla beklenilen karşılaşması 1-1 sona erdi.

Hayır, federasyonla başlayalım. Çünkü derbilerin, maçların bir önemi kalmadı benim için. Türkiye Futbol Federasyonu taraf olduğunu geçen hafta ilan etti.

Resmen ve alenen Galatasaray'a cephe alıp, 'yok etmeye' karar verdi. Federasyonun bir numaralı adamı Mahmut Özgener, benim 40 yıllık arkadaşım; iki numaralı adamı Lütfi Arıboğan da benim 40 yıllık arkadaşım; ikisi de çok sevdiğim, çok inandığım insanlar. Ama artık onlara da inanmıyorum. Onlar da benim için artık Sayın Özgener, Sayın Arıboğan değil, Aziz Özgener ve Aziz Arıboğan oldu. Bu federasyonun yaptıklarını Galatasaray'a Aziz Yıldırım yapmaz. Ben böyle ayıp görmedim. Evvela o yüz karası, utanç verici bildiriyi yayınladılar; Galatasaray'a cevap olarak. "Kim yazdı ve altına kim Futbol Federasyonu imzası attı" sorusunu sordum geçen pazartesi günü 90 Dakika'da, bir kişi telefon edip 'şu yazdı, şu yaptı' diyemedi bana. Öyle utanıyorlar. Sonradan ben öğreniyorum ki federasyonun üyeleri falan da değil. Görevli olup olmadığı belli olmayan Aziz Yıldırım'la ilişkisi nedir onu da bilmediğim bir gazeteci, o bildiriyi yazıyor ve Türkiye Futbol Federasyonu imzasıyla anında jet gibi uygulamaya koyuyor. O bildiride Galatasaray kulübü için "Hezeyan" kelimesi kullanılıyor. Türkiye Futbol Federasyonu'nun Galatasaray'a hakaret etme hakkı yok. Galatasaray'ın bildirisinde sana karşı bir şey varsa disiplin kuruluna verirsin. Kişisel, kurumsal bir hakaret varsa mahkemeye verirsin. Ama sen Türkiye'nin en köklü kulübüne hakaret etme hakkına sahip değilsin federasyon olarak.

"Hezeyan" diyor utanmadan. Maçın gözlemcisi, 90 dakika sonunda hakem odasına girmiş Selçuk Dereli'yi paylamış. Lincoln'e ikinci sarıdan gösterdiği kırmızı kart yüzünden. Gözlemcinin bunu yaptığını bütün Türkiye televizyondan öğreniyor. O gözlemcinin raporu federasyona ulaşmadan federasyon bildiri yayınlıyor; "Selçuk Dereli dün geceki gibi başarılı maçlar yönetmeye devam edecektir" diye. Böyle bir ayıp, böyle bir utanç olur mu? Sen bir futbol adamısın federasyon, yargı organı değilsin. Üstelik elinde daha gözlemci, temsilci raporları yokken "Selçuk Dereli başarılı yönetmiştir" diye önceden karar açıklama hakkın var mı? Sen karşı hakarette bulunuyorsun "Hezeyan" diye. Sen kararını önceden açıklıyorsun ondan sonra da utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden Galatasaray'a 100 bin lira ceza veriyorsun. 100 bin lira, bugüne kadar federasyonun verdiği en ağır para cezası. Sonra da benim buna inanmamı bekliyorsunuz. Sen hakarete hakaretle mukabele ettin zaten o zaman daha ne ceza veriyorsun!.. Galatasaray da Futbol Federasyonu'nu disiplin kuruluna ve mahkemeye sevk etsin. Karşı hakaret için. Galatasaray bu federasyonla uğraşmanın peşini bırakmamalı... Söyledikleri gibi FIFA mı, UEFA mı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi mi kime gidebilirlerse gitmeliler. Bu federasyon Türk futbolunu yönetmeye layık değil. Bu federasyon, Galatasaray düşmanlığı tescil edilmiş bir federasyondur. Galatasaray'ın bildirisindeki "Galatasaray Türkiye'dir" lafını iyi anlasın Mahmut ve Lütfi kardeşlerim. İyi anlasın. Bu laf kadar doğru edilmiş bir laf yok. Gidelim mi Arjantin'in Patagonya yaylasına, 'Galatasaray' diyelim bakalım ne diyecekler? Ya da 'Türkiye' diyelim bakalım ne diyecekler? Dünyanın öbür ucundaki Singapur Adası'na gidelim mi? 'Galatasaray' diyelim ne diyecekler, 'Türkiye' diyelim ne diyecekler? Copa Cabana Plajı'nda soralım mı? Kenya'nın safarisinde eli mızraklı aslan peşinde koşan zencilere soralım mı? 'Galatasaray' deyince akıllarına ne geliyor ya da 'Türkiye' deyince akıllarına ne geliyor!.. Galatasaray öyle Türkiye olmuş sizin haberiniz yok. Türkiye Futbol Federasyonu benim için artık inanılır olmaktan çıkmıştır. Bundan sonra Hıncal Uluç'un bir tek hedefi var spor yazarı olarak. 'Bu federasyondan bu ülkeyi kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmak.'

Çok sevgili arkadaşlarım Mahmut ve Lütfi beni affetsinler. Kardeşliğimiz, dostluğumuz baki ama artık o koltukta oturmayı hak etmiyorlar. Bana telefon açıp cevap vermeye cesaret edemediler. 'Hıncal ağabey o bildiriyi şöyle yaptık, şu yazdı. Kimsenin haberi yoktu. Cart diye internete kondu' diyemediler. 'Altında bizim imzamız vardı' diyemediler. 'Altında şu şu üyelerin imzası var' diyemedi hiçbirisi. Federasyon üyelerinden bir tanesi beni arayıp 'Ben bildirinin altına imza attım' demedi. Benim davetim Türkiye'nin en çok izlenen spor programında yapıldı. NTV'nin 90 Dakikası... Ama bu onların ilk saldırısı değil. Benim aleyhime bildirinin nasıl yazıldığını ben sonra öğrendim. Fatih Terim, dikte ettiriyor federasyondaki adamına ve tehditle "Hemen koymazsanız internet sitesine, istifa eder çeker giderim" diyor. Bu ikincisi. Bu defa kim tehdit etti Aziz Özgener, Aziz Arıboğan'ı!.. Şimdi hangi maçı istersen konuşalım. Kaç paralık kıymetiharbiyesi kalmışsa maçların!..

30 Ocak 2009 Cuma

Kompleks - Cornfleks

Aşağıdaki haber Fenerbahçe resmi sitesinden. Takımın yöneticisi, taraftarı, futbolcusu ne kadar fanatik olursa olsun resmi organların bir adabı olması lazım. Bir restoran açılışına katılanlar yazılıyor, bir paragraf yazıdan sonra ve diğer spor kulüplerinin takımlarından bazı oyuncular yer aldı ibaresi yer alıyor. Kompleks her yerde, sadece stadıyla ve Galatasaray'ı daha fazla yenmesiyle övünebilen kulübün içindeki ezikler buraya da el atmış. Tüm Fenerbahçelileri kastetmiyorum tabi kastedemem zaten. Ama tarihte bir kez oynadıkları çeyrek finalle kendi kendilerine payeler veren, aşağıdaki haberleri yapan ezikler Fenerbahçe kulübünden nefret edilmesini sağlıyor. Bir cimbomlu arkadaşımın dediği gibi: "Fenerbahçe'nin başına Sadettin Saran gelse süper olur, ama gelmesin abi boşver Aziz Yıldırım iyi, hep kalsın. Sayesinde Fenerbahçe'yi kimse sevmiyor. Aynen deavam etsin ya da onun gibi biri gelsin."

27 Ocak 2009 Salı

Bi dur yahu


Esprileri zaten her zaman ilkokul düzeyindeydi, bu karikatürde olduğu gibi. Atv ana haberin bitiminde çıkan o karikatür san'atının doruk noktası, muhteşem (!) Bizimcity çizgi diziciği bittiğinde Ali Kırca'daki zoraki gülümsemeyi hala hatırlarım. Allah'ın yalakası ya, başka denecek hiçbir şey yok. Yarın öbür gün gazeteyi bir başkası olsa ona göre yazacak çizecek. Karaktersiz.


13 Ocak 2009 Salı

Özet

- Babam dediki siz Araplar terörist hayvanlarsınız.
- Benim babam bana birşey demedi, sizinkiler tarafından öldürüldü.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Yusuf Şimşek


Transfer herkese hayırlı olsun ama insanların kafasına takılan birkaç milyar adet soru var, işte birkaç örnek:

1 - Yaşlı diye paketlenen Sergen'den birkaç yıl sonra 34 lük Yusuf Şimşek neden alınır?
2 - Fenerbahçe teknik direktörüyken Yusuf'u sağ bek oynatan Mustafa Denizli, Yusuf'u ne yapacaktır, nerede kullanacaktır?
3 - Ümit milli takımda gayet leziz oynayan Aydın neden verilir?
4 - Eski Beşiktaş yeni Bursaspor hocası Ertuğrul Sağlam'ın Aydın'ı ısrarla istemesine bir Allah'ın kulu uyanmaz mı Beşiktaş camiasında?
5 - Kendisinin sevmeyeni de çok ama; bir transfer olayında "Ben birini transfer etmek almak için genç oyuncularımı kimseye vermem kardeşim" diyen Fatih Terim'den hiç mi örnek alınmaz?
6 - Beşiktaş taraftarı bu kadar saçmalıktan sonra nasıl hayatta kalmaktadır, bu adamlar nasıl beslenmektedir?

Maç geldi

Evet saygıdeğer blog müdavimleri, bu akşam maçımız var nihayet Muradiye tesislerindeki büyük, devyarasa sahada. Sipor şehidi vereceğiz gibime geliyor ama umarım korktuğum gibi olmaz. Gidip de dönmemek yok ama gidip de sakat dönmek var allah korusun. Maç içinde gaza geldiğimiz anlar olacak olsa da yine de rölantisi yüksek bir maç olmak zorunda. İnşallah abone olursak devamını getireceğiz. (Not: Resimdeki saha bizimki değil, nun bugün resmini çekip koyarım maç raporuna.)

4 Ocak 2009 Pazar

İlginç benzerlik

Bu kadar olur dedirtecek cinsten: Solaryum yanıklı Gökmen abi (Özdenak) ve Zeus:)

Maç geliyor

Binyılların hamlığı üzerimde şu anda, maç etmeye etmeye tiksinç bir hale geldim. Tiksinçlik kısmını bilemem ama okuldan arkadaşlarımın hamlık konusunda aynı durumda olduğunu sanıyorum. Bu cumartesi de saat 21:30'da Muradiye büyük saha da maçımız var. Maçta şehit verir miyiz bilemiyorum, ama atın ölümü arpadan olsun diye ölümüne oynayacağımız kesin. İşte bu maça çıkacak olan 16 adet cengaver:

1. Sülen
2. Mami
3. Volkan
4. Ejder
5. Supi
6. Baran
7. Fırat
8. Erdem Baş
9. Ilker Elibol
10. Salih Coşkun
11. Yasin Gündüz
12. Ertal
13. Semih
14. Tosun
15. Saruhan
16. Tunç

Pompaya devam

Skibbe "Transfer istemiyorum", yönetim de "Transfer yapmayacağız" demişken; spor gazeteleri tiraj ve diğer gazeteler de spor sayfalarının okunması için Mehmet Yıldız'ın Galatasaray'a transferini uzun uzun pompalamışlardı. Şimdi de yeni bombalar var, CSKA Lincoln için 14 milyon euro teklif etmiş. Komple şarkısını "Pompa" diye devşirip söylüyor heralde bu arkadaşlar. Bu haberleri pompalaıp duruyorlar. Adnan Polat "hemen" geri çevirmiş bu teklifi, Lincoln de sıcak bakmamışmış. "Servet olmadı, Gerets Ümit karan'ı Marsilya'ya istiyor", "Gizli Tabata harekatı", "Aslan Makulula için West Bromwich'le kapışıyor" pompalarını ise saymıyorum bile.

3 Ocak 2009 Cumartesi

Gazze

2009'un ilk gönderisi. Gönül isterdi ki yine geyik muhabbeti dönsün. Ama öyle değil, öylesi değil. Evinde internet başında sevgilim Ester'i ağlatan Gazze'yi yazmak lazım. Her toplu ölümden sonra söylenen bir geyik cümle var. Sözün bittiği yerdeyiz, derler. Gazze'ye kara hareketi başladı ve kimsenin kaçacak yeri yok. Ben mal gibi bilgisayarın başındayım evimde, az önce çayımı içtim, forvartlana forvartlana gelmiş maillerdeki karikatürlere baktım. Kendimden, yanımdaki çay fincanından, evimi ısıtan kalorifer peteğinden, ayağımdaki terlikten, kapının önünde duran arabamızdan, şu yazıyı klavyesinden yazdığım leptoptan tiksiniyorum. Rahatımdan tiksiniyorum. Bugün aynaya baktığında yanağında gördüğü deri dökülmesini kendine dert eden lavuk benden tiksiniyorum. Ölüyor lan millet diyorum kendime. Parçalanmış çocuk cesetleri, enkazlardan çıkan bebeler; sen hala suratındaki sivilcedesin suratına sıçayım diyorum.Az önce babama, anama iyi geceler dedim. Dünyanın bir yerinde ise insanlar ölümü bekliyorlar. Ben babama, anama iyi geceler demişken dünyanın bir yerinde insanlar ailelerinin gözü önünde ölüyor sırayla.
Sözün bittiği yerde miyiz? Ben böyle dünyanın içine edeyim dememiz gereken yerdeyiz. Kızmak, öfkelenmek, küfür etmek sakinleştirmiyor hiç beni. Bu siktiğimin dünyası nereye dönüyor ya.

İçimden gelen, zihnimden geçen; tüm benliğimle, her zerremle duadayım.