22 Temmuz 2008 Salı
21 Temmuz 2008 Pazartesi
Haftanın Ardından

Süper Lig
2008-2009 futbol sezonu kuraları Çarşamba günü çekiliyor. Kuraya geçen sene düşmeyen 15 takımdan Gençlerbirliği OFTAŞ hariç 14'ü, yükselmeye hak kazanan 3 takım ve Hacettepespor katılıyor. Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe doğal seri başı olarak katılıyorlar ve ilk altı hafta birbirleriyle oynamayacaklar. Bunlardan ikisi 33, bilemedin 32, taş çatlasa 31. hafta karşılaşacak, ve bunlar çok büyük bir ihtimalle Galatasaray ve Fenerbahçe olacak. Beşiktaş'ın 6. hafta kiminle karşılaşacağı da Çarşamba günü cevabını bulacak sualler arasında. Bu üç takımımız küme düşmedikleri müddetçe seribaşı olacaklar. Diğer takımlar ise Süper Lig'in figürasyonunu oluşturacaklar önceki senelerde olduğu gibi. Öncelikle ligimize değer katan bu üç takımımıza, sonra da diğer takımlarımıza başarılar dileriz.
Matias Kaptan
Kendisini Espanyol'lu yapmaya çalışan iki ülke basınına inat 2011'e kadar sözleşme yeniledi Tangocu. Kaptanlık yaraştı kendisine. Bir zamanlar Sanlı Kaptan, Rıza Kaptan, Mehmet Kaptan vardı, şimdi de Matias Kaptan var. Torunlarımıza anlatacağız kendisini Mert Kaptan ile birlikte.
Gökhan Kaptan
Kendisi hakkında "Yönetimle birbirine girdiler", "Yönetim dövdü bunu", "Maç başına 792 Milyon Euro'dan bir Eurocent aşağı olmaz dedi", "Sinan Engin'e odunla girişti" şeklinde çıkan binlerce haberin ardından sözleşme yeniledi Gökhan Zan Kaptan. 3. Kaptan. Kendisine cam diyenlere sormak lazım: Siz hiç sakatlanmayan oyuncu tanıyor musunuz?? Sorumsuz İbrahimler'den Toraman olanının yokluğunda kendisine çok iş düşüyor.
Fernando Meira
Henüz transferi bitmedi, ama Galatasaray Medyası kendisini getirmek için çok büyük bir seferberlik başlatmış durumda. Şunu sormak lazım Meira'yı değerlendirmek için: Takımını Euro 2008'de nereye kadar taşıdı?? Cevap: Çeyrek finalde Şıvanştayger yetti de arttı kendisine. Peki Gökhan Zan ne yaptı? Yarı finale taşıdı. Tartışma bitmiştir.
Nelson Piquet, Jr.
Ya da Nelsinho Piquet. 18. sırada başladı Hokkenheim'da (pistin adını vereyim de konu hakkında ne kadar bilgili olduğum anlaşılsın hesabı) 2. sırada bitirdi. Aradakiler hala kendilerine pilot diyorlarsa söyleyelim Atlasjet'e de işe alsın bunları. Neymiş, güvenlik aracı... Geç bunları anacım ne güvenliği, bir Nelson'a mı girdi güvenlik?? Hepsi yararlanabilirdi. Ama yararlanamadı. Aslan babanın aslan oğlu. Helal olsun.
Bu haftalık da bu kadar. Hadi hoşçakalın.
Sert Faullerin Mağduru
Yıldız futbolcular bu tiplerden çekiyor hep. Lincoln'de ondan dert yanmış. GSTV'de kendisine masaj yapılırken bacağındaki 10'a 5 santimetre boyutlarındaki küresel morluğu gördüğümde o güne kadar hep kendini karı gibi yere attığını iddia ettiğim adama hak verdim. O istatistiklerle Alex nasıl sağlam kalmış hayret.
Bir Hagi vardı galiba, kendine sert giren Johnson'ın birkaç pozisyon sonra kaburgalarını kırmıştı.
"Sağlam Fırça"
21 Temmuz 2008 - Milliyet
Beşiktaş Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam, havuzda şakalaşan futbolcularını azarladı. Sıcak hava ve ağır idmandan kendilerini su dolu havuza atan ve burada şakalaşan oyuncularını uyaran Sağlam, “Yavaş olun arkadaşlar. Şakalaşırken ayağınız kaysa kafanızı betona çarparsınız” diyerek futbolcuların dikkatini çekti. Antrenmanda siyah-beyazlı oyuncular önce pas çalışması yaptı, ardından da ikişer ikişer yüksek tempoda koştu. İdmanı izleyen Orhangazi Beşiktaş Derneği üyeleri, çalışmanın ardından Ertuğrul Sağlam’a Beşiktaş ambleminin işlendiği bir duvar halısı hediye etti.
18 Temmuz 2008 Cuma
Ronaldinho Milan'da
Stattaki imza şovuna 40 bin kişi gelmiş. Yakışır. Barcelona'da birkaç yıl önceki performansıyla bana "budur" dedirtmişti. Dünya futbolundaki zirvede oturan adam budur demiştim. Meydanı en ufak temasta kendini yere atan jöle kafalıya bıraktı. İtalya'da eski Ronaldinho'yu izlemeyi çok istiyorum.
Not1: Forma gerçekten çok yakışmış.
Not2: Fotoğrafı Milliyet'in sitesinden aldım. Onlar nerden almıştır bilemem.
Not3: http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika&Kategori=spor&ArticleID=894835&Date=18.07.2008&ver=60 linkindeki haberde taraftarın maç varcasına tribünleri doldurmasının "gözlerden kaçmadığı" belirtilmiş. :) Golcü futbolcunun kendisine gösterilen ilgiye çok şaşırdığı gözlerden kaçmadı olabilir. Ama 40 bin seyirci gözlerden kaçamaz ki. Yanlış kalıp yanlış yerde. Yapma bunu, yapma bunu.
14 Temmuz 2008 Pazartesi
Bir otobüs anektodu
Geçen kız arkadaşımla rahatsız bir belediye otobüsü yolculuğu yapmaktaydık. Belediyenin 1992'de alınmış olan, karşılıklı koltuklara sahip, giderken deli gibi yakıt tükettiği izlenimi veren Ikarus otobüslerde gidiyorduk ve bereket kız arkadaşım oturmuştu karşılıklı koltukların olduğu orta kapıdan sonraki bölümde bir yerde.
Sırt sırta verdiğimiz bir yolculuk yoldaşım habire cebinden telefonunu çıkarıp dinlediği müzikle alakalı birşey yapıyor sonra datekrar cebine koyuyor ve her seferinde de dirseğini belime vuruyordu. Kendisi bunu bilerek yapan bir kabadayı değil, bunu farkında olmayan bir saftorikti. Ben de ona doğru dönüp sırtına tık tık yaparak kendisini çağırdım. Kulaklğını çıkarıp merakla bakarken "Kardeş benim belimde ameliyat yarası var farkında olmadan çarpıyorsun" dedim. Gözleri daha da büyüyen güzide kardeşim; yüksek sesle "Abi kusura bakma, hiç farkında değilim." dedikten sonra kısa bir es verip "Hay ben bu kafamı .ikeyim ya" dedi. Bu kadar kafasına takmasını beklemiyordum açıkçası.
Neyse efenim o taraftan düzgün gitmeye başlamışken otobüsün daha da sıkışması sebebiyle insanlarla iyice yapıştık birbirimize. Bu kez de sol yanımdaki arkadaş dikkatimi celbetti. Sıkışık otobüste bu benim boyumda olan, ama benden rahat 30 kilo fazla olan, Mart günü üstüne giydiği parkayla iyice hayvani boyutlara varan bu hayvani arkadaş; iki kolunu da dirseklerinden dik kırarak tutunmuş, kimseyi yanına sokmamış sıkışık otobüste oturanlardan bile daha rahat gitmekteydi. Ben sol elimle tutunduğumdan dirseklerimiz bir iki kez çarpıştı. Sevgili gorillas kardeşim de bunu sahasına saldırı olarak algılayıp beni dirsekten ittirmeye elini benim tarafıma yaklaştırmaya başladı. Ben de yüzüne tip tip bakmaya başladım. Kız arkadaşım yanımda olmasına rağmen bu arkadaşı otobüsten inmeye ikna edip goril suratını yere yapıştırma raddesine geldim. Normalde tırsak olan ve çok ekstra durumlarda kavgaya dalan beni ekstra duruma getirmişti. Kulaklığını çıkarıp "Nooooldu arkadaşım" dedi gorillas. Ben de kendisine anlamasını beklemeden "Allah bizi dört kollu yaratsaydı, o diğer iki kolla da tutunacaktın herhalde" cevabını verdim. "Ne demek istiyorsun sen" diyince de "Bir şey demek istemiyorum sen bir aşağıya in bakalım. senin o yüzünü yerde bir zımparalayınca (aslında burada yazamayacağım başka bişeyler de dedim ama neyse) ne demek istediğimi anlayacaksın." siyerek kendisini biraz iteledim. Tam itiraz edecekti ki bir önceki paragrafta anlattığım ufak tefek arkadaş gürledi gorillasa: "Sus ulan, artis, adamın (beni gösteriyor) belinde ameliyat yarası var hayvanın oğlu, otobüste döt döte gidiyoruz. Yayılmışsın öyle, bi de ne konuşuyorsun." Sevgili goril hemen pısıp ilerledi ve arka kapıda bi yerlere. Ben de bu arada ağır abi pozlarında bizim cengavere "Sakin ol koçum, sakin ol" derken kendisi yine yine yüksek perdeden ama sakinleşmeye başlayarak "Ama abi terbiyesiiiiz" diyor iki eliyle gorili göstererek.
Otobüsten çıt çıkmıyor ondan sonra, cengaverden önce gorilden sonra iniyoruz ve başlıyoruz gülmeye.
Beşiktaş'ta noluyor
1- Birincisi takımın başına Süleyman Seba'dan sonra başkan ağırlığını taşıyan, her yerde zırt-pırt görünmeyen göründü mü de lafını çakıp oturtan bir adam gelmedi. Başkanın ağır adam olması gereklidir her zaman.
2- Sinan Engin
3- Tahammülsüzlük, her sezon Ağustos'ta transfer edilen bir araba dolu oyuncunun ilk maçtan kazma, ikinci maçtan kasap ilan edilip devre arasında paketlenip şutlanması. Bakınız Diatta. Yamulmuyorsam ilk onbirde çıktığı ilk veya ikinci maçını Marsilya'ya karşı oynamış, rakip kaleye şut çekmeyi bırakın ceza sahasına girememiş olan Beşiktaş'ta maçın kaybedilmesinin tek müsebbibi olarak gösterilmişti. Takımının şutu yok, Marsilya'nın kırkbeşi isabetli bin iki yüz şutu var; berabere kalsan sevineceksin yani. Runje de keza bir sezonda ilk yarı ıslıklandı, ikinci yarı "runyeeeee runyeeeee"
4- Yanlış adamların seyircinin gözünde favori futbolcu kimliği kazanmaları. İnönü Stadı'nda rakip fitbolcüye diklenen, hakeme dayılanan; bu sayede hem hakemi seyircinin önüne atan hem de aynı esnada "bakın ben ne cevval takımımın haklarını savunuyorum" havasını yaratmayı başaran fitbolcüler adam yerine kondu Beşiktaş'ta (Nouma değil bu bahsettiğim, Şampiyonlar Ligi'nde deplasmandaki bir maçta Leeds'li fitbolcüye yaptığı hareketi kimse yapamazdı herhalde (ulan hem de Leeds be aramızın zaten papaz olduğu bir ekip))
5- Paraya değer veren adamların kulübe alınması. Galatasaray'ın parasızlığı avantaj oluyor burda sanki. Üç büyüklerden birden fazla kulubün istediği fitbolcülerin en fazla para verilerek takıma alınması. Örneğin Okan Koç bir televizyona "beni Galatasaray da istedi ama ben sempatim olduğundan Beşiktaş'ı seçtim." demişti. Galatasaraylı antrenör Nezih Boloğlu da "Okan'la transfer sezonundan önceki konuştuklarımızı söylersem o kendisi utanır, böyle konuşmayı bıraksın yeni kulubünde çalışıp faydalı olsun, işine baksın." deyince; Okan höt olup susmuştur. Bir de pozitif örnek verelim: Elin yabancısı Holosko "Benim siyah - beyaz renklere büyük sempatim vardı zaten; kartalları da severim zaten kartal dövmem de vardı. Bu yüzden Türkiye'ye geldiğimden beri Beşiktaş'a büyük sempatim var. Orada futbol oynamayı herşeyden çok istiyorum." demişti. Okan değil de Filip gibi adamları bulmak lazım.
6 - Artıkların toplanması. Mustafa Doğan, Okan Buruk, Mehmet Yozgatlı, Rüştü Reçber, Mert Nobre. Noluyor yahu. Hiç kaleci yoksa paftan kaleciyi koyarım takıma gerekirse onuncu olurum ama Beşiktaşlı çocuğumu oynatırım. Real Madrid daha çok gençken birinci kaleci olarak oynattığı ve çabucak pişip insiyatif alan bir adama dönüşen Casillas örneğindeki gibi. Çöplük mü lan burası?
Bu liste uzar gider ama aklıma ilk anda gelenler bunlar.
Not: Süleyman Seba da fitbolcü derdi ya hep.
Haftanın Ardından
Hazırlık döneminin en başarılı takımı bence Beşiktaş oldu. Red Bull Salzburg'u 2-0, St. Johann'ı 4-0'la geçtiler. "Bunlar ne böyle köy takımı" diyenlere de en güzel cevabı Bochum'u 2-0 geriden gelip 3-2 yenerek verdiler. Hırs, azim, istek, kararlılık... Hepsi bu takımda. Böyle oynasınlar, bu sene kesin şampiyonlar bence. Önünde kimse duramaz, açık söylüyorum.
Gelelim benim ilk 11'ime:
Kale: Rüştü Reçber (Bu kaleci varsa, başka kalecinin adını bile söylemene gerek kalmaz. Öylesine güven verir.
Sağ bek: Ali Tandoğan (Serdar Kurtuluş önce ayakta durmasını öğrensin, sonra gelsin bu çocuğun formasını alsın)
Sol bek: Anthony Seric (Bu İngiliz isimli Hırvat soy isimli Avustralyalı oyuncuyu çok övüyorlar, pek izlemeye fırsat bulamadım)
Stoperler: Gökhan Zan (Devamlılığıyla bir numara zaten her zaman); Tomas Sivok (Aynı mevkiye aynı ülkeden aynı isme sahip iki futbolcu aldın, ama bunların ikisinin Gökhan'ı kesmesi çok zor. E Milli takıma seçilen de Sivok olduğuna göre, Brückner'den iyi mi bileceksin; hem unutmamak gerekir ki "yedek kalmayı sorun etmemek" Beşiktaş'ın transfer politikasında önemli bir noktadır)
Orta saha: Edouard Cissé (Bir numaradır kendisi. Beşiktaş'ın geçen sezon tökezlediği anlar kendisinin sakatlığına denk gelir); Matias Delgado (Takımın lideri, aynı zamanda da kaptanı, bu sezon çok canlar yakacak)
Sol açık: Rodrigo Tello (Efsane bir ilk sezondan sonra ikinci sezonuna hazır)
Sağ açık: Ekrem Dağ (Geçen sezon isteneni veremeyen Serdar Özkan'dan sonra ilaç gibi gelecektir)
Forvet: Filip Holosko (Yıldırım Başkan'ın takıma kazandırdığı en büyük değer); Ivan Klasnic (Bobo satılacak ve Yıldırım Başkan Ümraniye'ye getirecek kendisini)
Güiza
Fenerbahçe'nin "olay yaratma" sevdasının sonucu. Kezman da kraldı, Semih de. Hatta Zafer Biryol da. Hem bu adam küme düşmeme mücadelesi veren bir takımın, kontratak futbolunda, önemli boş alanlar yakalayıp da oynayabilen bir futbolcusu. Oyunda baskı kuran, sağlı sollu ataklarla gelen, güçlü bir takımda oynamışlığı yok. Bence Higuain gibi ara dönemde paketlenir.
Hem 17 milyon Euro'n var madem, alsana Ronaldinho'yu. 20 milyona gidiyor adam Manchester City'e.
Kewell
Kewell adam olsa, takımının 2 taraftarını sokak ortasında döverek öldüren taraftarların takımına gitmezdi.
Itandje
Bence Aykut da, Orkun da yetersizlerdi. Itandje'nin yanında öğrenecekleri çok şey var. Beklemeyi bilmeliler.
Olimpiyatlar
Bence Kış Olimpiyatları'ndan Curling'i, Yaz Olimpiyatları'ndan da Plaj Volejbolu'nu kaldırırsan geriye bir şey kalmaz. Hem izlerken hiçbir oyuna konsantre olamıyorsun. Çok sıkıcı.
Ergenekon
Tek cümlem var konuyla ilgili: Bi durun, kafam şişti sabah beri.
Saygılar, sevgiler.
12 Temmuz 2008 Cumartesi
Fakyu - 0003 - Eğlenen kadın
Dün Üsküdar'dan motorla Kabataş'a geçtim. Bu arada vapurdan küçük olan şu deniz taşıtlarına bu kadar kifayetsiz bir isim verilmesi de ayrı bir rahatsız isim babalığı. Neyse motor Kabataş'a yanaşırken bizimki gibi servis yapanlardan çok daha süslü bir motor -yerlerde halı var- da boğaza açıldı. Boğaza açılırken de şöyle bir ambiyans var:
Bu bir şirketsel gezi belli herkes resmi giyinmiş. Ya bir yıldönümü kutlaması, ya bir başarı yemeği, ya bir moral şebeği, ya da bir coşkun insan öbeği felan. Müzik yayını da biz yaklaşıp onlar açılırken başlamış.
Ahan da bu noktada dikkkatimi birşey çekti. Bir adet bayan alkışla tempo tutup oturduğu masasında eğleniyorum ben pozlarındaydı. Bir yandan da bizim gariban motordaki yolcuları kesiyor. Bakışında da bakın ben nasıl eğleniyorum pozları. Ama abartısız 30 saniyede altı veya yedi kez bizim motora bakış attı. Komik bence. Tüm şirkettekiler mıymıy konuşuyorlar birşeyler, ablanın masasındakiler dahil. Abla oynuyor.
"Ya bir dakka napıyorum lan ben, şu an yaptığımı ancak bir angut yapabilir. Hay allah benim belamı versin" demez mi? Hadi onu geçtim, "Ya bi dakka ben napıyorum" demez mi? Hai onu da geçtim bir duralamaz mı? Dingilpesent durumunu görüp "Ulan ne angutum, fak mi ya" demez mi? Bence der. Evet bu şarkı İstanbul Boğaziçi'nden eğleniyorum diyen kadın için gelsin. Kamil Güğüm'den dinliyoruz: Fakyu.
8 Temmuz 2008 Salı
Arctic Monkeys - Dancing Shoes
Oh, been there looking for you
Sure you'll be rummagin' through
Oh and the shit, shock, horror
You've seen your future bride
Yea, but it's oh so absurd
For you to say the first word
So you're waitin'n'waitin'n...
The only reason that you came
So what ya scared for?
Well don't you always do the same
It's what ya there for, don't ya know..
.....
7 Temmuz 2008 Pazartesi
Haftanın Ardından
Kaptan
Beşiktaş takımının bir kaptanı vardır. Efendim bir de ikinci kaptanı vardır. Kaptanın olmadığı yerde ikinci kaptan'a "kaptan" denir, onun sözü dinlenir. Ama birinci kaptan varsa ikinci kaptan da dahil olmak üzere herkes onun sözünü dinler, sever, sayar. Nitekim Beşiktaş takımında kaptanlık genelde en eski kişidedir. Dolayısıyla bu adam da yaşlıdır. İcabında baban yaşındadır. Misal İbrahim Toraman'ın babası yaşında değildir ama Batuhan'ın, Ali Kuçik'in filan babası yaşında olabilir. Lafın gelişi. Zaten İbrahim Üzülmez'i kimse de muz ortalarından dolayı kaptan yapmaz. Yaşından dolayı yapar.
Kaptan ne derse odur. Bu terlik olabilir, şapka olabilir, kalpli boxer olabilir. Kaptan giyilmez derse giyilmez. Ayağı yaraymış. Kırdılar ayağını sanki.
Bu olayda Üzülmez haklı, Toraman haksızdır. Bak gene diyor adam pişman diilim diye. Olmaz tabi. Adam kuralları uygulamış gene olsa gene uygular. Gene olmaz gerçi. Değil kaptanlık pazu bandı, forması bile yok artık.
Bir de "en eski kaptan olur" kuralının çöktüğü andır. En eski kaptan olsaydı, birinci kaptan Gökhan Zan, ikinci kaptan (ki birinci kaptan Gökhan Zan olursa çoğunlukla birinci kaptan) Serdar Özkan olurdu ki bu adamın daha yaşı 21. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bile bilmez. İkisi de 2003 girişli olup, birkaç yıl kiralık geçirmişlikleri var.
Kewell
Küvıl adam olaydı küme düşen takımını bırakıp Liverpool'a koşmazdı. Bak Nedved'e, bak Trezeguet'e.
Deivid
Bir adam kampın ilk antrenmanında ayağını kırıyorsa iki ihtimal vardır: 1. Ahmet Dursun'dur. 2. Karı kıza fena kaptırmış kendine bakmamıştır. Biz babalarımızdan böyle gördük böyle öğrendik.
Hasan Doğan
Hakan Sivriservi'nin Bobo'ya gösterdiği kırmızı kart dışında bir yamuğunu görmemiştim. İyi bir adama benziyordu. Bi kere iyi adam olmasa Tayyip'in arkadaşı olmaz. Allah (C.C.) rahmet eylesin.
Nadal
Federer dünyanın bir numarasıysa 232 haftadır, bu karşısında bir Sampras, efendime söyliyeyim bir Edberg olmamasındandır. Federer'in gelip de 1 numara olduğu döneme bakarsanız teniste bir bunalım döneminden söz edilebilir. Bir sezondaki 4 Grand Slam'de 8 finalist. Bir hafta Roddick No1, öteki hafta Safin, öteki hafta Hewitt, bir hafta Ferrero. Federer gelip bu boşluğu doldurmuştur fazlası değil.
Nadal da dünyanın iki numarasıysa yüz küsur haftadır, bu karşısında bir Sampras, efendime söyliyeyim bir Edberg olmamasından, sadece Federer'in olmasındandır. Nadal'ın gelip de 2 numara olduğu döneme bakarsanız teniste bir bunalım döneminden söz edilebilir. Bir sezondaki 4 Grand Slam'de 8 finalist. Bir hafta Roddick No1, öteki hafta Safin, öteki hafta Hewitt, bir hafta Ferrero. Nadal gelip bu boşluğu doldurmuştur fazlası değil.
Bu yüzden fazla büyütmemek lazım Pazar günkü maçı. Dünya tenisi Becker'den Edberg'den, Sampras'tan, Agassi'den sonra tenisçi görmemiştir. Bundan bu hezeyan.
Tur dö Frans
Bence teknolojinin de gelişmesiyle bu sene doping kullanan bisikletçi sayısı 25'in altına düşmez. Ne bu böyle ya insanın izleyesi gelmiyor. Bir gün süfer etap izliyorsun, öteki gün ipnenin doping yaptığı çıkıyor ortaya.
Bence şırıngalı mayo diye de bir şey yapılsın. Captagon Lideri, Nandrolon lideri gibi klasmanlar olsun. Sonuçta F1'de de motor gücünün katkısı var ama pilotluk becerisi de öne çıkıyor. Onun gibi olur hiç olmazsa. "Bu adam da ilaç kullandı, bu da, ama bak bu hayvan gibi bisiklet kullanıyo, öteki hala tırt" diyebilelim.
Bu haftalık bu kadar. Kamil sevdiğimiz bir arkadaşımızdır. Davet etti, kıramadım. Bu köşeyi bana ayırdığı için teşekkür ederiz kendisine...
6 Temmuz 2008 Pazar
5 Temmuz 2008 Cumartesi
Bıloga katılım var.
3 Temmuz 2008 Perşembe
Mantalite - Mentalite
İki adet örnek. Bilmemkaç yıl önce bizim köyün derneğinden arkadaşlarla halısahada maç aldık. Dernek tarihinde alınan ilk maç olduğundan katılım bir hayli yüksek. Normalde yedişerli oynanan, benim boyumda sahıslar için altışarlı oynamanın daha avantajlı olacağı büyükçe bir sahada, ondokuz kişiyiz. Bir adam da devrelik. Maçta koşup tepinirken bir koku alıyorum. Herhalde çevrede biryerde kırılmış içki şişeleri var diye içsel bir şekilde düşünürken bira kokusunun sahadaki hırçın forvet İsmet kardeşimden geldiğini anlıyorum. Maç içinde kavga çıkarıyor İsmet. Kendisi aynı yirmi metrekare içinde oynarken, beş kişiyi çalımlayıp şut atan adama kızıyor İsmet pas vermediği için. Kendisine maçın başında içkili olmadığını anlamadığımızdan verdiğimiz pasları şut olarak değerlendiren ve bu şutlar neticesinde rakibe taç ve korner kazandıran armut kardeşim benim. Maç sonunda soruyorum "abi sen içkili misin" diye. "Tabi be abicim" diyor. Arkadaşlardan da hayıflananlar var "keşke bizde içip gelseydik" diye. En kötüsü de çoğunluk maça içkili gelmeyi, maçta içkili oynamayı normal kabul ediyor, yani herkes benzer olaylara şahit olmuş. Herkese teker teker fakyu dileklerimi ileterek uzuyorum ordan, uzayan forvet hesabı.
Başka bir gün bir düğündeyiz. Danalar gibi halay çekmişken salona arkadaşımız Rohat danası geliyor. Masada bulunan 20 kişiyi ben geldim diyerek adam başı 7 dakika boyunca öpmeye sarmalamaya başlıyor. Sıra bana gelince de buram buram kokuyu alıyorum ve "kanki içkili misin diye sorcam ama düpedüz sarhoşsun galiba" diyorum. Kankim de "tabi abi hiç bu düğüne ayık kafayla gelinir mi" diyor?
Eh bunlardan sonra, bana da kendi kendime fakyu demek düşüyor sanırsam. Turistik bir yurtdışı seyehatimde almanların günde ortalama 5-6 şişe bira içtiklerini gördüğümde şoke olmak bir yana adeta şokella olmuştum. (Kötü espriden dolayı özür dilerim) Biz de niye böyle bir şişe içince deliriyoruz anlamıyorum. Bir tek atsa maymuna döner, iki içki içse altına sıçar, üç tane de ortama kusar, dördüncü de acil servis. Yukardaki resim bir fb-gs maçı öncesi veya sonrası çekilemeyecekmiş gibi hissediyorum hiçbir zaman. Seyircimiz hınçlı, futbolcularımız hırslı, halkımız gürzlü.
Sakin olmak lazım sanki.
2 Temmuz 2008 Çarşamba
Aragones
Bir cimbom taraftarı olarak Euro 2008'in yarı finalinde Fenerbehçe'ye içimden gelen kıskançlıkımsı duyguyla yuh dediğimi itiraf etmek isterim. 4 takımdan ikisini eski, şampiyon olacak bir diğerini de yeni hocaları çalıştırıyordu.
Önceleri özellikle bloglarda okuduğum, sonraları blogları takip ederek gazetelerindeki köşelerinde yazdıklarını tahmin ettiğim spor yazarlarında gördüğüm teoriler var:
"Geçen sene kaçırılan şampiyonluktan ötürü Aziz Yıldırım çok kızmış, bu takım yürüye yürüye şampiyon olmalıydı demiş. Hem takımın düzenine müdahale etmek, soyunma odasına inmek de istemiyomuş artık. Hem bu yürüyen fitbolcülerden yıldığından hem de müdahale etmek istemediğinden şöyle otoriter bir hoca bulmak istiyormuş. Hem fitbolculere çakacak, hem kendisini kovacak."
Gerçekten de geçen sezon ligde başka avrupa kupalarında bambaşka oynayan adamlarla doluydu Fenerbahçe. Parendeyle gol atan arkadaşlarımız ligde iki-üç pası üstüste yapamıyorlardı. Aragones gelince güya başta Alex olmak üzere birçok adamını gönderecekmiş ya da hizaya sokacakmış kulüp. Bana da bu düzen değişiminde Fener diğer kulüplerden biraz geride kalacakmış gibi geliyor. Bakalım göreceğiz.
11 Haziran 2008 Çarşamba
Fakyu 0002
İsviçre-Türkiye maçı, turnuvanın ev sahiplerinden nedense İsviçre'de oynanacak, hem de maç şansa bakınız ki İsviçre'nin en büyük stadına denk gelmiş. Önceki iki olaylı İsviçre maçlarından birinde bizi doğrayan sevgili hakem abimiz Lubos Michel de hayrettir ki bu maçın hakemi. Böyle nefis olaylar peşpeşe geldiğinde de anlıyoruz ki bir düzenek var. Düzenek kokusunu alınca da bu sabah radyoda dinlediğim spor muhabiri doğal olarak "Ortam çok gergin bugün kesin olay çıkacak" mealinde konuştu. Hal böyle olunca da bana; burdan sevgili Blatter'e, bu maça bu düzeni kuran tüm dallamalara ve bir de mükemmel bir hakem olarak kendini tanıtmış olmasına rağmen bu düzeneğin merkezine oturan Lubos'a ciğerden bir fakyu dileklerimi göndermek düşüyor. Maç ile ilgili tahminim de her türlü düzeneğe rağmen 2-1 alacağımızdır.
Yunanistan - İsveç
9 Haziran 2008 Pazartesi
Ivica Vastiç
Halısahada okuldan arkadaşlarla 120 dakikalık maçlar yaparken Ömür ismindeki Trabzon'lu kardeşimin şutunu hatırlıyorum. Dakika henüz 20 ve maç da henüz 3-2, mağlubuz. Ömür öyle bir şut çaktı ki, direkler harbiden yerinden oynadı yeminlen, şahit gösterebilirim. Ben de içimden "Yau bu maç böyle bitsin" deyiverdim. Ömür hoşafı tüm şevkimi kırmıştı. Kalan 100 dakikada maçın 1245-2 biteceğini hissettirmişti bu şut bana.
Bunları bana hatırlatan Ivica Vastiç 29.09.1969 doğumlu, tam 39 yaşında. Dünkü maçtabir kafa "şutu" attı. Gol olmadı evet ama bana çok şanslı bir futbolsever olduğumu hissettirdi. Bir futbolsefer tam 20-25 metreden atılan kaç kafa şutu görebilir ki ömründe. Ben ayağımla abandığımda öyle gidiyor o top. Hagi'nin 40 metreden şut atarak uzaktan şutu çakmayı bazı gençlerin vizyonuna eklemesi gibi birşey bu.
2 Haziran 2008 Pazartesi
Profesyonel Emre
Sevgili Emre'ye dair vakti zamanında AA'nda şu açıklama yayınlanmış:"Türkiye Liginin uluslararasında tanınmadığını anlatan Emre, Türkiye'den sadece Galatasaray'ın tanındığını söyledi. Emre, 2002 Dünya Kupası'nda milli takımın başarılı olunduğunu kaydederek, ''Bu kupadan sonra bile Milli Takım'ın Galatasaray kadar tanındığını sanmıyorum. Galatasaray çok farklı bir marka, bunu herkes kabul edecek''
Fenerbahçenin 99. yılında kendisine sorulan "Hala Medyada Fenerbahce'nin 100.yılında Süpriz Transferlerden Biri Olacağın Konuşuluyor?"sorusuna da şöyle cevap vermiş:
"Fenerbahçe’den teklif geldiği doğrudur, hem de Newcastle’dan daha büyük teklif yaptılar ama ben Newcastle'ı tercih ettim. Çünkü ben Türkiye’de Galatasaraylı Emre olarak anılmak istiyorum, ben Türkiye’de efsane kadro oyuncusu olarak anılmak istiyorum. Emre denince Galatasaray’dan sonra parantez içinde Fenerbahçe oyuncusu olmak istemem, ama bana ilgi duymaları beni memnun etti zaten onlara teklifleri için teşekkür ettim yaşım 26 en verimli çağımda Avrupa’da kalmam ve Türk futbolunu temsil etmem benim için önemli, artık Anadolu kulüplerindeki futbolcu arkadaşlarımız kendilerini aşsınlar ve dört büyüklerden önce Avrupa’yı tercih etsinler, Avrupa’nın sıra takımı bile olsa gelsinler burası çok farklı bir yer Avrupa’da oynayan oyuncu sayımız çok yetersiz, bence Avrupa’da bizi temsil eden oyuncu sayısı,dünya kupasına gitme kadar önemli bir konudur, Türkiye deyince akla ilk Fenerbahçe’den Tuncay Şanlı geliyor, bence Türkiye’de bazı arkadaşların Avrupa’ya gelme devri geldi ve geçiyor.
İşte bu noktadan sonra Galatasaraylılığıyla yakın zamana kadar her fırsatta övünen Emre hakkındaki en güzel yorumlardan biri Beşiktaşlı Kazım Kanat'tan gelmiş:
"- Emre'nin futbol felsefesi tam F.Bahçe için... Yerden ayağa ve araya atacağı toplarla F.Bahçe'ye çok şey kazandırır.
Ama konu bu değil. F.Bahçe ve Beşiktaş, 11 yaşındaki Zeytinburnulu çocuğa korkunç paralar teklif ettiğinde; çocuk, 'Ben G.Saraylıyım' dedi. Çocuk büyüdü şimdi diyor ki; "Ben profesyonelim."
...
Bu nedenle şunu diyorum: Emre, F.Bahçe'ye gitmekle geçmişini ve geleceğini riske atmıştır. Ama bu tercih onun. Çünkü o bir profesyonel. "
Şahsi görüşüm: Emre'nin Galatasaray'lılığı basın toplantısı yapıp da "Inter'le Minter'le anlaşmadım ben arkadaşım" mealinde birşeyler gevelediğinin ertesi günü; Inter'in resmi internet sitesinde Emre'nin imzaladığı sözleşmenin yayınlanmasıyla bitmiştir. Inter kulübü başkanı her bir dişi bir tavla pulu kadar olan Moratti de Hakan Şükür'e istinaden ödenen 7 küsur milyon dolarlık bonservis bedelinin 1'ini Okan'a 1'ini de Emre'ye sayarsınız gibi bir muhabbete girebilmiştir. Allah herkesin yolunu açık etsin, kendisine çocuk katili diyenler onu bağrına basabilirler tabi ki. Ama bunlar unutulmaz.
Fakyu - 0001
Eurovizyon yarışmasında her ne kadar son yıllarda güzel dereceler almaya başlamış olsak da yüzyıllardır hatta binyıllardır ülkelerin komşu oldukları ülkelere puan vermesine, bizim kendilerine puan vermemize rağmen bize puan vermeyen ülkelere alışmıştık. Ancak bu yılki yarışmada herhangi bir ülke puan verirken minimum iki kez "evet x puan komşuya gidiyor" diyen sunucuya sevgili Bülent Özveren abimize ne demeli? Ama Bülent abimizin artık bunları aşması lazım değil mi yahu? Binyıllar oldu. Hala "komşuya gidiyor". Hani bunu ilk dediğinde adam "Evet ne kadar enteresan değil mi" der tamam ama tutup da yedi bininci de kusuyor insan.Biz Eurovizyon'da sıfır çekmeye alışmış bir toplumuz abicim. Tutup da komşuya gitmesine kıllık çıkarmayız elbette. Ama komşusundan başka ülkelere puan vermeyen ülkelerin hepsine birden ayrı ayrı, şöyle içten ve derinden, şöyle ciğerden bir fakyu yapıştırırız her daim. O ayrı.