14 Ekim 2009 Çarşamba

"Ah çoban kızı!" (Alıntı)

(Radikal gazetesi yazarı Yıldırım Türker'in 5 Ekim 2009 tarihli yazısı. Havan topuyla öldüğü öne sürülen Ceylan Önkol hakkında yazmış. Basındaki belkide en duyarlı yazarın bu yazısını okuyun.)

O çocukların yaşını kimse tam olarak bilemez.
O çocuklar çoğunluk kayda düşmeden yaşar, ölümleri de kayıt tutmaz.
Çoban kızı Ceylan Önkol için kimileri 12, kimileri 14 yaşındaydı diyor.
Ne fark eder? Onun vurulduğu dağların zamanı bizimkiyle ölçülemez nasılsa.
6. sınıf öğrencisiymiş.
Diyarbakır’ın Lice ilçesini on yıllardır uğursuz bir fısıltı gibi işitmez miydik zaten? Ceylan’ın ölümüyle bir kez daha hatırladık Lice’yi.
Ceylan, geçen gün koyun otlatırken havaya uçuruldu. Karnından vurulmuş. Kolları bacakları sağlammış. Dolayısıyla onu parçalayanın, birçok çoban çocuğunun katili mayınlardan biri olmadığını biliyoruz.
Varlığına her gün şükretmek zorunda kaldığımız Taraf gazetesi olmasaydı, yine sessiz sedasız geçiştirilecek, hayatlarını zulmün kaydını tutmaya adamışların gündemi dışında yer bulamayacaktı hayatlarımızda.
İHD Diyarbakır Şubesi, bir basın toplantısında Ceylan’ın parçalanmış giysisini ve şarapnel parçasını göstermiş. Şapkasını gördünüz mü? Havaya uçmuş besbelli, hiç zarar görmemiş. Uzun siperlikli beysbol şapkalarından. Belli babası pazardan almış. Üstünde bir kurukafa resmi var. Bir de İngilizce yazı: ‘Bad to the bone.’ İliklerine kadar kötü anlamında. Sevsinler.
Anasına, ‘makarna pişir, dönünce yiycem’ demiş evden çıkarken. Ama önce koyunların karnını doyurmalı.
Biraz sonra ailesi bir patlama sesi duyup o yana koşturmuş. Çoban kızın kolları ve bacaklarını bulmuşlar. Bedeninin kimi parçaları ağaç dallarına fırlamış. Aile, Ceylan’ın parçalarını toplayıp ağıda durmuş. Güvenlik kuvvetlerinin, savcının gelmesini beklemişler. altı saat boyunca.
Savcı, doktor ve kolluk güçleri, can güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle olay yerine uğramıyorlar.
Hukuk devletimiz, köy imamını gönderip elindeki kamerayla olay yerini çekmesini sağlıyor.
Ceylan’ının parçalarını eteklerine toplayan anası, karakola gidiyor. Karakol nizamiyesinde şıpınişi bir otopsi yapılıyor.
Olay yerini incelemeye Cumhuriyet Savcısı ancak üç gün sonra teşrif ediyor.
Ceylan, bu dağlarda avlanmış. Ama gezmesin de ne yapsın, koyunları otlatmak gerek.
Bize ondan kalan vesikalık bir fotografı.
Orada yaşayanların çoğu hayatlarında bir kez dururlar kameranın karşısında. Onların evlerinde yoksul bir nikâh fotoğrafı, belki bir de askerlik fotoğrafı dışında sabitlenmiş bir suret yoktur. Bir de devlete bakarken; kafa kâğıdına vesikalık.
Ceylan, kameraya nasıl bakacağını bilememiş. Belli, fotografı çeken, gözlerini aç, demiş ona.
Evet, Ceylan da, ‘Bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan derse kalkacak, devlet dersinde öldürülmüş’ çocuklardan biri. Uğur Kaymaz gibi. Bir karışını vermem deyip ölüme adanmış topraklarda mayınlarla patlayan çobancıklar gibi. Taş attılar diye üzerlerine kurşun sıkılan, ölümleri sıkanın yanına kâr kalan çocuklar gibi.
Oraların, Kürt ellerinin kavruk, mutsuz bütün çocukları gibi.
Hayatları gözümüzde beş para etmeyen küçük ölü çocuklar.
Bu memleketin vatandaşları. Siyasileri. Gazetecileri. Hukuk insanları.
Ceylan’ın ölümü karşısında işte anlı şanlı ordumuz sessiz sedasız kırıtıyor yine.
Araştırmışlar da havan atılmadığını saptamışlar. Pekiyi ne? Ceylan’ın o topraklarda yaşıyor olması, o dağlarda geziyor olması ölümü için yeterli bir gerekçe, öyle değil mi?
Hesap vermenize hiç gerek yok elbet. Kendi hukukunuz, kendi savcılarınız nasılsa göğüslerini siper edip koruyorlar dokunulmazlığınızı. Seferberlik halidir, bir hatadır olmuş, öyle değil mi? Hatta bu konuyu deşmek, Ceylan’ın ölümü üstüne suskunluğa gömülmeyi reddetmek de, Allah bilir, vatan hainliğidir.
Askeri bir karakoldan atılan, henüz bilmediğimiz bir silahla katledilmiş olduğu ortada olan Ceylan’ın ölümünü de örtbas edivereceğinize inancınız tam, değil mi?
Uğur Kaymaz’ın katilleri haklı bulundu, biliyorsunuz. Onun öldürüldüğünde yazmıştık. Tekrarlayalım:
Bu memlekette, en hassas koruma altına alınmış olan; güvenlik güçleridir. Emniyet ve askeri güçlerin moralinin bozulmaması için kendilerine sonsuz bir özgürlük alanı tanınmıştır. Güvenlik güçlerinin incinmemesi her şeyin önünde gelir. Devlet diktesinin de gücüyle ÖZGÜR basın, bu konudaki dikkatiyle vatandaşına göz yaşartıcı fedakârlıkta bir rehberlik görevi üstlenmiştir. Elinde silahı olan ve güvenliğimizi sağlamakla yükümlü emniyet güçlerinin isabetine yönelik en ufak bir kuşkuyu dile getirmek, sizi bir çırpıda ‘marjinal’ yapacaktır. Avrupalı olma yolunda atmakta olduğumuz hiçbir adım, bu gerçeği değiştirebilecek kudrette değildir. İşkenceci polisler hâlâ ve mümkünse hiçbir zaman cezalandırılamaz. Gözaltında ölümüne sebebiyet verdikleri kurbanlarının hesabı da kendilerinden sorulamaz. Zaman aşımı onların yanındadır. İşkence yuvaları kurmuş cuntacı generalleri bile rahmetle anmak zorundayız. 33 Kürdü kurşuna dizip idam cezası alan Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın adı, daha geçtiğimiz Mayıs ayında bir Jandarma Sınır Taburu’na verilmedi mi?
Meselenin adını koyuverelim.
Bu topraklarda polisin ve askerin morali her zaman bir çocuğun canından önce gelir.
Onları eleştirmek, bu kurumların ıslahının gerektiğinden söz etmek son derece tehlikelidir. Güvenlik paranoyasının topyekûn ülke sathına yayılması, sık sık düşman listelerinin çıkarılıp kendi fikir tartımızla dünyaya bakabilmemizin engellenmesi şarttır. Hepimize tek yol olarak gösterilen, kimi sertlikleri, münferit zalimlikleri olmakla birlikte bu kurumların en ufak bir eleştiri esintisinden uzak tutulmaları gerektiğidir. Bu, güvenliğimizin bedelidir. Onların da burnundan kıl aldırmayan bu ruh hali içinde düşman bellediklerinin yaşama hakkına yönelik en büyük tehdit oluşturuyor olması doğal.
Şimdi bir kez daha kendimize sormak zorundayız.
Çocuk ölüleri karşısında ne hissediyorsunuz? Karanlıkta koca adam gibi durduğu için, başını sokabileceği bir evi olmadığı için, aç kaldığı, tedavi görmediği için, savcının bile adım atmaya korktuğu topraklarda koyun otlattığı için ve daha birçok nedenle katledilen çocukların ölüleri nasıl oluyor da infial yaratmıyor bu toplumun bağrında? Asılabilsin diye yaşı yükseltilen çocukların cellatları nasıl hâlâ saygın kimliklerine bürünmüş, sıcak evlerinde ecel bekliyor? Bu toplum, bu koca nüfus, vatan sevmekten çocuk sevmeye vakit bulamamış savaşçılar ve kasaba tüccarlarından mı oluşuyor?
Çocuk dünyasına yakın durmayan, hayatında bir tek çocukla hazmedilmiş bir tevazu içinde birlikte vakit geçirmemiş, bir tek çocuğun dilini asal kabul edip onun karşısında saygıyla titrememiş bir yetişkin için çocuk, elbette kolay unutulacak bir insan küçüğüdür. Çocuk dilini, çocuk gözünü hiç merak etmeyen; onları bir an evvel eğip büküp güruha katmaya çalışan bu toplum, daracık dünyasında nefes darlığı içinde yaşayıp gidecek.
Bir çocuğun saçının bir tek telinin bu toplumun emniyetine feda edilemeyeceğini, edildiği takdirde emniyet duygumuzu sonsuza dek yitireceğimizi haykırmak gerek.
Sessizlikle geçiştirmeye çalıştığımız bir çocuğun katledilişidir.
Bu memlekette bir ana, havaya uçurulmuş çocuğunun parçalarını bir bir eteğine topluyor.
Bu anın bilgisiyle, artık unutuluşa gömemeyeceğimiz bu görüntüyle nasıl yaşamaya devam edeceğiz?
Ceylan’ı o dağlarda vurdular. Vuranlar hiç utanır gibi durmuyor.
Pekiyi siz utanmıyor musunuz?"

13 Ekim 2009 Salı

Fakyu - 0012

Yazdığım herşeye sadece bir tane etiket veririm diye düşünmüştüm taa en başında. Bunu da uyguluyorum hala. Bunu anektoda mı yazsam fakyu bölümüne mi yazsam diye düşündüm ve akabinde bir fakyu konusu olduğuna karar verdim. Bu sabah radyoya başlanan bayanla dj arasındaki muhabbet:

- Serpil hemşire misin?
- Yo doktorum. Doktorum. Uzman doktorum. Yoğun bakımda (küçük bir es) uzman doktorum.

8 Ekim 2009 Perşembe

Bir durun be

Vallahi başladılar her taraftan saldırmaya. Fanatik internet yayınlamış kafasına göre bu haberi, Milliyet internette vermiş anasayfasından. rijkard gidiyormuş da kalmış.

"İtalya'dan gelen şok haber, Galatasaray'ı fena sarstı. Milan'ın, Rijkaard'ı ikna ettiği ve ocak ayından önce takımı Hollandalı teknik adama emanet edeceği ileri sürüldü. FANATİK'e konuşan Rijkaard'ın menaceri Perry Overeem ise Sarı-Kırmızılılar'ın yüreğine su serpti: Frank, Türkiye'de çok mutlu. Galatasaray'dan kesinlikle ayrılmayacak."
  • İtalya'dan kim gönderdi? Kaynak kıçım.

  • Fena sarstı? Neye göre, kime göre, kim size ne dedi de aladınız bunu.

  • İleri süren kim abi kim?

  • Fanatik'e konuşan... Perry Fanatik'e nasıl konuştu? Yok.

İç kısım tam Türk dizisi gibi gidiyor. Rijkaard Laporta'dan intikam almak isteyormuş. Başta Neeskens olmak üzere teknik ekibini yanında götürecekmiş. Neskeens nedense başta olmak üzereymiş. Komedi ya. G.tünüzden haber uydurun böyle, aynen devam.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bir hata daha

Yahu ben şu dandik bloğumu yazarken bile kontrol edip yayınlıyorum. Bağlaçları ayrı yazıyorum filan. Bir gazete nasıl dikkatsiz olur böyle ya. Cümle düşüklüğünü geçtim mantık hatası da var. Dört kardeşten beşi ölü bulundu:

"... 4 kardeşten ikisi (saymaya başladık iki kardeş var elimizde) öğrenim gördükleri liselerde başarılı birer öğrenci olarak tanınırken, en büyük ikisinin (en büyük ikisi ne demek onu geçtim toplamaya devam 4 kardeş oldu) hiç okula gönderilmediği, kursta okuma yazma öğrenen en büyükleri (en büyük ikiden daha büyük olmasını geçtim kardeşler beş oldu) 23 yaşındaki Hamide Karaağaç'ın gerilim ve korku içerikli romanlar yazan Stephen King'in kitabını okuduğu, siyah kıyafetler giymesi nedeniyle de ailesiyle ters düştüğü ileri sürüldü...."

Düzenlenirse bilemem tabi ama sorunlu cümlenin bulunduğu yazının linki.

Bari düzgün at...

...sevgili Milliyet. Galatasaray muhabirin bile Fenerbahçeli, Galatasaray hakkında yazan yazarların Fenerbahçeli zaten. Bir iki puan kaybında hemen negatif pompaya başlayacak gazetelerden birisin de. Bari düzgün at. Hemen girmişler mevzuya: "Felipe ve Lincoln'de hayal kıtıklığı yaşayan cimbom... 7 milyon yüro gibi yüksek maliyetle gelen... Elano'nun takıma katkısı tartışma konusu olmaya başladı." Kim ulan o tartışanlar? Kim ya? Vik vik vik. Tamam yap viki viğini de, bari adamın adını düzgün yaz, Elano Bloomer değil Blumer. (Bloomer değil Blueman diyormuşum :)

Hah düzeltmişler Bloooooomer'i. Yazının linki.

Adamım

Kim ne derse desin, bu beş ciğerli kontrolsüz adamı seviyorum ben. Yürekle oynayan bir adamı her zaman, "Ben profesyonelim" diyen paralı askerlere tercih ederim. Bu sezon "artık hakemlerle tartışmayı bıraktım, sahada tartışan bir Sabri görmeyeceksiniz" diyen adamım Sabri herkesi kendisine hayran bırakacak. Hep bu resimdeki gibi sakin olduğu zaman da direkt Real Mardin'e veya Barcelona'ya gider artık sevgili kardöşamps.

Ayağınızı denk alın

(Eski haber ama blogda bulunsun.) Kasımpaşaspor sahaların en tehlikeli adamını transfer etti.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Bu da burada bulunsun

Vehbi Koç'un 3 Ekim 1980'de, darbenin hemen akabinde Kenan Evren'e gönderdiği mektuptan bir kesit. Tuttuğunuz yerde cezasını kesin diyor. Uzatmadan işlerini bitirin, emrinize amadeyim diyor.

“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz edecek ve kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmaldır. İşçi - işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların türk devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. Disk’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak, kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilineler, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, kürtlerin, ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıâlilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”

Fakyu - 0011

Oğluna: Oğlumla gurur duyuyorum, aslan oğlum. Yüzümü yere düşürmedin. Bir tane çaktın adamı bilardo topu gibi sektirdin.
Basına: Oğlum bir tane vurmuş. Diğer çocuk kalorifere, lavaboya çarpmış düşerken kafası klozete girmiş ve kazara ağzına bok girmiş. Yani oğlum sadece bir tane vurmuş da gerisi kazara gelişmiş.

Milliyet'in sayfasından alıntıdır

Benim oğlan bir tane vurmuş

ODTÜ Koleji’nde okuyan YÖK Başkanı Prof. Özcan’ın oğlu Baran Özcan, kendinden 3 yaş küçük arkadaşını hastanelik etti. Olayı doğrulayan Prof. Özcan, “Benim oğlan bir tane vurmuş, başka vurmamış” dedi.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın ODTÜ Koleji’nin Lise son sınıfta okuyan 18 yaşındaki oğlu Baran Özcan, okul arkadaşı 15 yaşındaki A.M.K’yı dövdü.

Savcılığa da intikal eden olay 24 Eylül Perşembe günü saat 13.00 sıralarında ODTÜ Koleji’nin Lise bölümünde yaşandı. Hukuki Araştırmalar Derneği Genel Başkanı Mustafa Karaman’ın oğlu A.M.K, okul bahçesinde otururken, Baran Özcan ve Mert Oymagil yanına geldiler Tuvalete kapattılar Mert Oymagil, A.M.K’ye “Sen benim arkamdan konuşuyormuşsun. Seni yaşatmayacağım, sen benim kim olduğumu bilmiyorsun, seni çok fena yapacağım” dedi.

İki genç A.M.K’yi okulun tuvaletine çağırdı. A.M.K, tuvalete giderken Özcan’a “Beni dövecek misiniz?” dedi. Özcan’ın “Hayır saçmalama sadece seninle konuşacağız” demesine rağmen, tuvalete girdiklerinde kapıyı kapattılar. Oymagil, A.M.K’nın boğazına sarılırken, Baran Özcan da yumruk ve tekmelerle saldırdı. A.M.K’nın bağırması üzerine, okulun diğer öğrencileri tuvalete gelerek Özcan ve Oymagil’i engellemeye çalıştılar. Özcan ve Oymagil, tuvaletten çıkarken, “Bu iş burada bitmeyecek, seni öldüreceğim” tehdidini tekrarladı. A.M.K, olayın ardından Özcan ve Oymagil’den şikayetçi olurken, Atatürk Hastanesi’nde tedavi altına alındı.

Sorularımızı yanıtlayan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da kavgayı doğruladı ancak, A.M.K’da oluşan yaraların birkaç gün önceki bir kavgadan dolayı olduğunu iddia etti. Özcan, “A.M.K, küfür ettiği için kavga çıkmış. Aslında benim oğlanın olayla ilgisi yok. A.M.K, Mert Oymagil’e küfür ettiği için kavga çıkmış. Üçüncü katın tuvaletine çıkıyorlar. İlk olarak benim oğlan bir tane vurmuş. Başka da vurmamış. Ama benim çocuk biraz büyük olduğu için sanırım hızlı vurmuş. A.M.K yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış” dedi.

Wingman'daki yazı

Merhaba;

Hayatınızın teknolojik akışına yön verecek bu denli muhteşemengiz bir köşenin ilk yazısına böyle kuru bir merhaba pek bir sönük kaldı ama bu kallaviyetteki bir köşeye az, vallahi de az billahi de az. Benim adım Kamil Güğüm, Windows 3.1 kurmaktan gözlerine katarak inmiş, kasa tamir etmekten elleri toynak gibi olmuş, İETT konforunda elinde kasa taşımış o cengaver teknik servis elemanlarının halinden anlarım. Webci için Mozilla, kodcu için CSS, donanımcı için kıl tornavida, sistemci için domain, tostçu için kaşar nedir bilirim. Fatih Terim ayarında gaz verir, Tayyip Erdoğan tadında posta koyar, Deniz Baykal kümbetselliğinde terslik çıkarır, Ali Atıf Bir tadında bir boktan bahsediyormuş triplerine girebilirim. 5.7 litrelik motora sahip Cadillac'ın bile motorunu patlatacak bu muhteşem aragazından sonra, biraz ayaklarım yere basınca ve beynime kan gidince, biraz daha mantıklı düşününce anlıyorum ki gelmeliyim olayın özüne.

Sevgili kardeşler, bu köşede sizinle eski yeni birçok teknolojik konulardan bahsedeceğiz. Yeni çıkacak teknolojilerden de bahsedeceğiz, “ulen ne günlerdi be” de diyeceğiz. Wingman ilerde haftalık (Haddi canım) ve daha ilerde de günlük (Çüşşş) olduğu zaman artık sizlere MCSE Katılım Belgesi filan da dağıtırız.

Bu ilk haftamızda önce yeni bir uygulamadan bahsedeceğiz: Sanallaştırma. Bir de eski oyun grubundan bahsedeceğiz: NEO Game.

SANALLAŞTIRMA UYGULAMALARI

Önemi gitgide artan, kaynak tüketiminde azalma, yedekleme ve felaket kurtarma uygulamalarında kolaylık sağlayan bir yeni düzen olduğu kadar; sağda solda “İşte efenim sanal sunucular hakkında bilgi sahibiyim” dediğinizde havanızdan geçilmemesini sağlayan bir hadisedir.

Eğitim verdiğim bir MCSE, MCITP veya CEH sınıfına anlatıyor olsaydım ve sınıfta beni tartmak isteyen ukala bir öğrencim olsaydı, konuya hakimiyetimi ve vakıfiyetimi göstermek için size şöyle güzel ayrıntılı bir laf salatası yapardım. Ama hem Wingman okuyucusu olan milyarlarca, trilyorlarca, kantrilyornlarca, kenmrilyorlarca insanın hepsi IT uzmanı değil elbet, hem bunu ben de istemiyorum. Hem de derginin bünyesine ters. (Abi açıkçası üslubu tutturamayan uçan tekmeyi yiyor, tırsıyorum ben de esas neden bu. Genel Yayın Yönetmenimiz Aikido biliyor.)

Sanal bilgisayar dediğimiz uygulama nedir? Temelde sizin kuracağınız host (yönetici diyebiliriz) görevini görecek bir programla, mevcut donanımınızın kaynaklarını kullanarak ikinci (üçüncü, dördüncü… vs) bilgisayarları kurmanızdır. Yani yedi yaşındaki yeğenime anlattığım üzerine “Windows içinde Windows kurmanızı sağlayan” hadisedir sanal bilgisayar mevzusu. Bu host dediğim programlar çeşit çeşit olabilir.

Kendi bilgisayarımda VMware programını kuruyorum. (Virtual PC, Virtuozzo gibi programları da kullanabilirdim ama ben VMware’e alışkınım.) Diyorum ki bu programa: Ben yeni bir sanal makine oluşturmak istiyorum. Üç gigabayt olan belleğimin 512 megabaytını kullansın. İşlemcimi paylaşsın, CDROM’umu da bilgisayarımdan paylaşımlı kullansın. Diski şu kadar olsun, falan, filan ve de felan. (Bunların en önemlisi felandır bu arada) Özelliklerini belirledikten sonra da Play – Pause yapar gibi basıyorum başlatma tuşuna basıyorum ve başlıyor sanal makinem çalışmaya. Bakınız iki tane sanal makine kurdum ben ekteki screenshot’ta göreceğiniz üzere.Play tuşuna bastım ve makinem çalışmaya başladı intörnete girebildim bile.

Şimdi bir senaryo üreterek olayın bir avantajından bahsedelim. Osman yirmili yaşlarında bir üniversite öğrencisidir. Bu güzide kardeşimiz laptopunu daha yeni formatlamış ve bu formatlama tüm yan programların kurulumu ve yedek dosyaların geri getirilmesiyle tam 5 saat sürmüştür. Bilgisayarını tekrar formatlamaktansa kendini dağlara vurmayı yeğ tutma kıvamına gelen kardeşimiz bu köşeyi okuduktan sonra hemen bir sanallaştırma host programı kurmuş ve akabinde hemen bir adet sanal XP kurmuştur. Bununla yetinmeyen Kazım kardeşimiz (bundan sonra kardöşamps olarak geçecektir) kurduğu sanal makinenin hemen bir kopyasını almıştır. Bundan sonra her türlü intörnet aktivitesini sanal makine 1 üzerinden yapmış olan kardöşamps, önüne gelen siteye girmiş, her türlü downloadı yapmış, karşısına çıkan her insan evladını mesıncırına (Planlarıma göre önümüzdeki sene Türk mesajlaşma programı Mesincir programını çıkaracağımı da belirteyim bu arada, bu arada logo incir yaprağı olacak tabi ki.) kaydederek sanal makinenin anasını ağlatmıştır. En güçlü antifiriz programını bile kifayetsiz bırakacak kadar patlatan kardöşampsın bu dakikadan sonra tek yapması gereken sanal makineyi kapatmak, ve Belgelerim\My Virtual Machines klasöründen ilgili makinenin klasörünü komple silmesi yetecektir. Sanal makineyi ilk kurduğunda aldığı yedek makineyi çalıştırarak fütursuz internet gezintilerine devam edebilecektir bu güzel insan. Evet sevgili Kazım artık uçuş serbest, senin gibi bir kımıl zararlısı her gün bir sanal makineyi patlatabilir.

Kazım örneğini iş sahasında düşünelim. Bir sunucu makineyi çalışır hale getirmek ne kadar sürer? Exchange server olsun bu. Windows Server, üzerine DNS, Active Directory, bir de Exchange Server kuracağız ve Exchange’in daha önce alınmış bir yedeğinden eski mailleri de kurtaracağız. Sıfırdan böyle bir kurulum en az iki yıl sürer. (Okuyor musunuz yoksa siz de bir Kazım mısınız diye kontrol etmek istedim de.) Böyle bir sunucu makinenin ayağa kalkması iki gün sürebilir. Bu makine çökerse ne olur? İki gününüz daha gider. Peki bu makineyi sanala kursanız kurar kurmaz da 10-20 dakikada kopyasını alsanız ne olur? Bir daha çökmesi halinde iki gün uğraşmadan ikinci sanal makinenizi açarak kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
Gidişat da bu yönde. Bir müşteriye gitmiştik, bir bankanın genel müdürlüğüne. Herkes şık ve prestijli. Sanallaştırma uygulamaları felan yapıyor musunuz dedim ve bunu derken felan diyerek konu hakkında bilgili olduğumu gösterdim. Bu işle uğraşmaktan gözleri pörtlemiş, sakalını kesmemiş olan koskoca bankanın prestijini tek başına sarsan bakımsız Tarzan da dedi ki : “Evet aldık bir tane sunucu, 64 gigabayt bellekli 8 işlemcili. Onun üzerinde sanal makinelerimizi çalıştırıyoruz.” Ben de yemiş görünerek içine düştüğüm şok durumunu kendisine belli etmedim.

Bu örneklere bakarak sanallaştırma uygulamalarının yararlarını şöyle sıralayabiliriz:

• Tarzan örneğinde olduğu gibi firma 8-10 sunucu alacağına bir veya iki sunucu alır ve fiziksel bilgisayar sayısı azalır.
• 8-10 sunucunun çalışması için gereken ortamın hazırlanması ve bakımı 2 sunucunun konumlanacağı yere göre daha masraflı ve uğraştırıcı olur.
• Bir sürü sunucuya girip işlem yapmak yerine tek bir sunucuya bağlanarak işinizi çözebilirsiniz.
• Yeni bir sunucuyu ağınıza ekliyorsunuz. Sanal sunucuyu eklemek basit bir kopyalama işlemiyken, yeni fiziksel bir sunucuyu eklemek ise adamın emdiği sütü burnundan getirebilir.
• Sanal sunucu, donanım bağımsızdır, herhangi bir makinede çalışabilir. Sıradan bir pc’ye de sunucu kurabilirsiniz.
• Daha çevreci bir çözümdür. 10 tane server hayvan gibi soğutma sistemi isteyecektir. Küresel ısınmaya olan katkınız azalacaktır.
• Ekonomik olarak sahipolma maliyeti çok daha azdır. (“Sahip olma maliyeti” sözünü her yerde kullanabilirsiniz, şekil duruyor bir şey dediğiniz intibası yaratmada birebir.)

Kamil Güğüm

1 Ekim 2009 Perşembe

Hastane

Bu yazıyı neden yazıyorum? Kendim için. Geçen günkü fıtık mevzusunun devamı olduğu için. Bu cumartesi günü Zeytinburnu'ndaki Ermeni Hastanesi'ne gideceğim. Cildiye, göz ve fıtık için muayene olacağım. (Fıtık departmanı yoktur herhalde, fıtıksal bir ağrı çektiğimi tarif edip ona göre muayene olacağım bölüme randevu alacağım.) Ondan sonra da fıtık için büyük ihtimalle bir film vs çekilmem istenecek onu halledeceğim. Ondan sonra da tedavi olacağım. Bu arada Ekim ayı bitmeden 95 kiloya ineceğim. Kısmetse ondan sonra kendime daha dikkat edip bir daha böyle angut hastalıklarla uğraşmayacağım.

Hadi Kamil, göreyim beni.

Apandix

Efenim size birkaç yazı önce bir e-dergiden bahsetmiştim. Wingman diye. Güzide kardeşiniz Kamil Güğüm'ün ilk makalesi yayınlanmış bulunuyor derginin Ekim sayısında. Sayfa 64-65 te okuyabilirsiniz. Ama öyle hemen zıplaya zıplaya 64'e gitmeyin. Okuya okuya gidin, artislik yapmayın, efendi olun. Beni de delirtmeyin.

(Not: Köşenin dergideki adı Appendix ben buraya bilerek öyle yazdım.)

24 Eylül 2009 Perşembe

Yeni maç geliyor


Evet bu hafta saat 20:30'da yine bir maça çıkacağım. Bu yıl yaptığım 3 maçı da kazandım umarım bunu da kazanırım. Ancak dikkat edilmesi gereken hususlar var:

* Oğuzhan'la aynı takımda olursam diye yanıma Eti Cin almam lazım. Yoksa rakip Oğuzhan'ı Eti Cin'le kandırabilir.
* Keltoş Cemfer ve Serdar'ın kafaların parlamasına dikkat etmek lazım. Göz alabilir aynı takımdaysak eğer, kafa attıklarında kayıp gidebilir.
* Taklacı güvercin Özgür'ün gaza gelmesini engellemek lazım.
* Küskün Ali'yle dalaşmamak lazım.
* Fercem ile Serkan kardeşleri rakip yapmak lazım, dalaşıyor hoşaflar aynı takımda olunca.
* Görev adamı Serhat'ı ne yapıp edip almak lazım takıma.
* Diyar ve Şiar kuzenler oynarsa yine takımlarının tokat manyağı olacaklar ve her pozisyonda hata bu iki elemana yüklenecektir. Ama Diyar yeine göre ters tepki veriyor, Şiar lafını yiyip gidiyor. Şiar'ı kapmak lazım derhal.
* Uzun Özgür fıtık zaten, bi numara olmaz ondan.
* Enişteye defansta dikkat etmek lazım.

Bütün bu bilgiler ışığında yine bir adet golümü atarım ama onla kalırım herhalde.

23 Eylül 2009 Çarşamba

22 Eylül 2009 Salı

Dila bebek.

Silivri'de kaybolan Dila bebek Bursa-Karacabey'de yani kaybolduğu yerin 45 mil uzağında bulundu. Sel olurken, annesi onu bırakmamaya çalışırken, ne olduğunu anlamadan nasıl can verdi bu bebecik.

Babası nasıl kafayı yemeden duruyor, annesi nasıl kendini öldürmüyor hayret. Allah sabır versin.

18 Eylül 2009 Cuma

Benim güzel ülkem

Cem Garipoğlu da 17 yaşında, suçu ispatlandı. Polisler gel koçum sen bize emanetsin diye teslim aldılar. Avukatı çocuk çok tedirgindi, sucuk ekmek ısmarladım dedi. "Çocukcağız, o daha çocuk."

Erdal Eren 17 yaşındaydı, suçu ispatlanmamıştı, yaşı büyütülerek asıldı.

*******************

Güz sabahı buğusunda bir salkım üzüm mü avuçlarımdaki ne?
Ayışığı yansıyor yüzüne.
Ben böyle bulutsu yüzü, ben böyle ışıksı yüzü
Bir onyedi yaşındakinde gördüm,
Bir de şimdi düşümde.

17 Eylül 2009 Perşembe

Kamil sus artık

Bu yazının linkini ayrı olarak bu kenardaki menüye koyuacağım ki yaptığım her güçsüz hareketimden sonra okuyup kendime rahat rahat ve içli bir şekilde sövebileyim. Patron fırçamsı birşey söylüyor ben oturup kalıyorum vay anasını, adaletsizlik ile karşılaşıyorum frenliyorum kendi kendimi şevkimi kırıyorum, haksızlığa uğruyorum yaşamımda mal gibi oturuyorum oturduğum yerde. Hayat sana ne haksızlık etti, mal Kamil. Dana gibi adamsın, ne sorunun var. Sana tatsız gelen şeyleri yaşatanlar senin çevrendekiler. Biraz çevreni ve çehreni değiştirsen bitecek herşey. Ya değiştiremeyecek bir sorunun olsaydı, ha Kamil, altına sıçardın artık. Sen hayata 1-0 yenik başlamadın ki.

Sümeyye sadece 6 yaşında ve doğustan iki kolu yok. Ama Moskova’da onun yaptığı resimlerden oluşan bir sergi açıldı. E kolları yok bu kızcağızın dersin şimdi Kamil; resimlerini ayaklarıyla yapmış. Bu tatlı kız artık okula da başlamış. Altı yaşındaki azme bakın, otuz yaşında ben Kamil’in yaptığı koyvermeye bakın. Artmutun önde gidenisin Kamil. Bak Sümeyye’ye de kendine gel.

Nike reklamında Sümeyye oynamalı, farkı o yarattı ve bana çok şey öğretti. Sümeyye İstanbul’da bir abin oldu, haberin olsun. Senin gibi azimli bir kız benim gibi bir mal müdürünü kabul etmeyebilir ama ne yapayım artık. Helal olsun sana.


Hava atışı

Turkcell’in Türk Milli Basketbol takımı2na yaptığı reklam var. 5 tane yeşilli basketbolcu var, bir tane de bizim oyuncumuz var. Yeşilliler bizimkinin parmağı kadarlar, bizimki de şutta, savunmada, hava atışında ve maç sonu forma değişiminde her türlü eziyor bunları.

Yalnız bir yanlış var. Reklamlardan birinde hava atışına çıkıyorlar. Bizimki topu iki parmağıyla tutuyor, e burda da basketbol kurallarına göre hatalı hareket. Çünkü hava atışında topu hava atışına çıkan kişi tutamaz, kontrol edemez, bir taraflara çelmesi lazım. O topu öyle tutarsa (hani bir parmağı iki metre olan oyuncu olmasını, reklamın tamamen absürd bir temel üzerine kurulduğunu bırakıp reklamda mantık arıyorum ama :) top rakibe geçer.

Aferin bana, evet aferin. Aferim hatta.

Fakyu - 0010

- Yahu sen hangi akla hizmet cenazeyle köye gidiyorsun, deden ölmüş olabilir ama sonuçta bu 75 yaşında bir adam, normaldir. Senin böyle bir durumda ne yapman lazım? Annecim babacım, evet acımız büyük ama benim bir görevim var işlerim var diyip işinin başına geri dönmen lazım.
- ...

- Hem sen gittin, işler durmadı ve ben buna hayret ettim. Demek ki senin üstünde iş yoktu dedim kendi kendime.

- ...

- Şimdi hemen bir uçak bileti bul ve atla gel sana ihtiyacımız var burda.

(İşe yaramıyorsun, ama atla gel. Gayet güzel. Bu diyalogun ana fikri şu: Hata cümlelerin sahibi olan patronda değil üç noktaların sahibi olan kişide.)

Galatasaray: 3 - Bekşiktaş: 0

Bu maçın bize öğrettiği şudur: Bu ülkedeki futbol yorumcularından bir tanesi bile adam gibi yorumcu değildir. Nenemin sakalı olsaydı dedem olurdu hesabı cümlelerden farklı birşey söyleyen yok. Skor sizi yanıltmasın. Serdar’ın pozisyonları gol olsaydıymış. İyi de güzel abicim, sevgili kardeşlerim, maçın dördüncü dakikasında Galatasaray gol atınca tabiki geri çekilecek ne yapabilir ki başka. Golü atan takım skoru korumak ister, golü atan Galatasaray’ın karşısındaki takım Kasımpaşa değil ki Beşiktaş abi. Kötü de olsa Beşiktaş. Cimbom’un çekilmesinden doğal ne var. Derbilerde gol attıysa üstüne bir de saldırılan tek bir durum var: O da Kadıköy’de Galatasaray’ın başına gelir.

Beşiktaş dakika dörtte gol atsa, maç da 1-0 bitse kalan 86 dakikada büyük bir ihtimalle Galatasaray presli oynamış olacaktı. Bu sefer de diyeceklerdi ki: Beşiktaş 1-0 aldı maçı ama sizi yanıltmasın Galatasaray baskılıydı. Sonuçta Galatasaray’ın bir fazla şutu var, pozisyon sayısı da denk, maç denkti yani. Skora bakmayın beşiktaş daha iyi oynadı filan gibi bir durum (es) yok.

Neyse anektodlara geçersek:

1-0’ı korumak isteyen Rijkard Nonda’yı oyuna sokmazdı. Bu bence olumlu bir hareket. Nonda oyuna girmek için giyindiğinde büyük ihtimalle Baros’un yerine girecekti. Forvet – forvet değişikliği yapsa bile yine de bence olumlu bakılmalı. Nonda’yle oyuna devam ederim, Baros’un gerçekten iyi yıprattığı defansa kafadan dalarım. Zamanında forvet çıkarıp DMC alan teknik traktörlere göre gayet iyi.

Sabri melek gibiydi maçta. Tabata’nın Mustafa’ya daldığı pozisyonda benim amcaoğlu anında dedi ki: Ya bu bizimkiler gerçekten manyak ya, al işte Emre de geldi oh ne güzel. Şimdi Sabri’de gelir dedik içimizden ama gelmedi. Baktık maç genelinde de hiç itirazı yok. Dedim heralde bu maçlık böyle birşey oldu. Yok, adam maçtan sonra aynen demiş. Ben o işleri bıraktım artık namuslu, şeref timsali bir yaşam süreceğim bu memlekette. Hadi hayırlısı.

Beşiktaşlı arkadaşlarım ağlıyordu hakem diye geçen haftalarda. Baktım bu hafta tık yok hoşafingenlerde. Tabata’nın hareketi direkt kırmızıydı. Oldu canım.

Serdar Özkan bu sene atılım senesini gerçekleştirebilir. Bizi bayağı bir terletti. Baktım Manchester maçında da insiyatif aldı, şutlar attı filan. Bence kaçırdığı şutlara rağmen Beşiktaş’ın eniyisiysi. Desteklenmesi lazım bu kardeşimizin, kaçırsa bile pozisyona girmesi meziyet, atmayı da öğrenir zamanla. Bu arada Manchester Mençıstır diye okunmaz, Şansal abi gibi okunur, Mançester diye hatta e’ler açık e şeklinde okunur, öyle cahil ayılar gibi okumayın.

Beşiktaş defansında Recep Çetin’in eksikliği hala hissediliyor. Abi düşünsene sağda Takoz Recep var solda Deli İbrahim. Mançester kim be.

Beşiktaş bu maşta korner kullansa kim gol atar, Nihat, Serdar, Ekrem, Tabata, Bu dörtlünün boy ortalaması 1.70.

Galatasaray’da Leo Franco rengini belli etti. Yusuf’un maç boyunca yaptığı tek iyi şey olan şutunu süper yakaladı. İyi kaleci, inşallah devamı gelecek ve iyi bir şekilde eğittiği Ufuk’a kaleyi teslim edecek.

Transfer konusunda çağ atladığımız bir gerçek. Beşiktaş’ın Tabata artı İsmail’e verdiği bonservis parası, Galatasaray’ın Elano artı Keita’ya verdiği bonservis parasından çok. Futbolcuların aldıkları ücrette Galatasaray –aynı oyuncular için konuşuyorum- net iki katı para veriyor olsa gerek.

İsmail Köybaşı için “Ne köy olur ne kasaba” demişler. Bi susun lan diyorum ben de.