15 Aralık 2009 Salı
Hepsi sensin
18 Kasım 2009 Çarşamba
10 öneri
Çevresel kanserojenlerin başında da sigara geliyor. Aslında sorunu sadece sigara olarak değil, “tütünden korunmak” olarak algılamak, pipo, puro, nargile ve benzerlerinin de kanser riski oluşturduğunu unutmamak lazım. Hayatın olmazsa olmazı diye bildiğimiz güneş ışınlarının da fazlası kanser yapıyor. Şu veya bu şekilde maruz kalınabilen radyasyonun en önemli kanserojenlerden biri olduğu neredeyse yüz yıldır biliniyor. Ayrıca asbest radon gazı ve içme sularında bulunan fazla miktarda arseniğin de kanserojen olabileceği belirtiliyor. Bazı mikropların da kansere yol açabileceği yıllar önce anlaşıldı. Hepatit B virüsünün karaciğer, HPV virüsünün rahim ağzı, EB virüsünün bir tür lenfoma, helikobakter mikrobunun mide kanserine sebep olabileceği bilimsel olarak kanıtlandı.
KIRMIZI BİBERE DİKKAT
Yiyeceklere bulaşan bazı toksinlerin de tehlikeli olduğu biliniyor. Örneğin aflatoksin adlı zehirle kirlenen yiyecekler karaciğer kanserine yakalanma ihtimalini arttırıyor. Aflatoksin tehlikesi en çok kötü üretilmiş, depolanmış kırmızıbiberde var. Gıdalara karışan boyaların ve bazı katkıların da kanserojen olabileceği söyleniyor. Ayrıca gıda pişirme yönteminin de önemli bir faktör olduğundan kuşku duyulmuyor. Yakma derecesine kadar kızartılan kırmızı et, ekmek ve diğer besinler ile kalın bağırsak kanserleri arasında bir ilişki olduğu anlaşılıyor. Fazla miktarda alkol tüketmenin kansere yakalanmayı kolaylaştırdığı da uzun zamandır bilinen bir gerçek.
Çevresel kanserojenler konusunu daha da uzatmak mümkün ama burada önemli olan nokta yediğimiz içtiğimiz besinler, soluduğumuz hava, cildimize temas eden pek çok kimyasalın daha sonra ortaya çıkabilecek bir kanserin sebebi olabilmesi.
Bu nedenle kanserden korunmada risk azaltıcı bir program uygulamak son derece önemli. Yani hayatımızla ilgili bazı yanlışları düzeltmek, bazı önlemleri almak, bazı hataları tekrarlamamak ve bazı kurallara özen göstermek birçok kanseri önleyebiliyor.
İşte o kurallar!
1. Sağlık taramalarını ihmal etmeyin. Düzenli sağlık kontrolleri kanserden korunmanın en etkili yoludur. Bu kontroller eğer genetik riskleriniz, yaşam tarzınız, besin seçimleriniz ve sağlık hikayeniz gözetilerek planlandığında pek çok kanseri erken dönemde yakalamak mümkün olabiliyor. Bugünün teknolojileri ile kalın bağırsak kanserini, prostat kanserini, akciğer kanserini, meme kanserini çok erken dönemde teşhis etmek mümkün.
2. Sigara içmeyin. Sigara içmek veya sigara dumanıyla kirlenmiş havayı solumak başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kanserin hazırlayıcı nedeni. “Dumansız hava sahası” projesini daha da geliştirmek için elinizden gelen çabayı göstermenizde yarar var.
3. Kilonuzu izleyin. Kilo fazlalığı olanlarda kalın bağırsak, meme, prostat, rahim ve pankreas kanserine yakalanma olasılığı artıyor.
4. Beslenmenize dikkat edin. Daha çok sebze meyve yemek, doğal ve katkısız, organik beslenmeye dikkat etmek, zeytinyağını tercih etmek, bakliyat, süt ürünleri ve balık ağırlıklı beslenmek kanser riskini azaltıyor. Fazla miktarda kırmızı et yemenin kalın bağırsak kanseri yönünden risk oluşturduğu biliniyor. Özellikle renkli sebze ve meyveler antioksidan güçleri nedeniyle kansere yakalanma olasılığını azaltıyor.
5. Alkolü bırakın. Alkol kullanımını özellikle alışkanlık haline getirildiği ve abartıldığında başta kalın bağırsak ve karaciğer kanseri olmak üzere birçok kansere yakalanma olasılığını arttıran önemli bir risk faktörü.
6. Güneş ışığının fazlasına dikkat edin. Uzun süreli ve dikkatsiz güneşlenmek cilt kanserine yakalanma ihtimalini arttıran en etkili neden. Güneşten faydalanın ama güneşin yoğun olduğu saatlerde değil.
7. Bebeğinizi emzirin. Doğum yapan ve bebeğini emziren annelerde meme kanserine yakalanma riski azalıyor.
8. Stresinizi kontrol edin. Kontrolsüz stres kansere yakalanmayı kolaylaştıran önemli bir faktördür. Stres sorununa depresyon problemini de eklemekte fayda var. Uzamış depresyon kanser olasılığını arttıran bir faktördür.
9. Hareket edin. Aktif ve hareketli bir hayat sürmek yetmiyor! Ne yapıp etmeli günde ortalama on bin adım atmayı ihmal etmemelisiniz. Eğer bunu yapamıyorsanız 30 dakika süre ile dakikada 120 adım atacak şekilde bir egzersiz planı oluşturun. Bu size güne 4-5 bin adımlık bir avantajla başlama fırsatı verecektir.
10. Huzurlu biri olun. Aidiyet duyguları güçlü, inanç dünyası zengin, iç dengesi sağlam, beden ruh ilişkisi mükemmel, huzurlu, keyifli, kendi ile barışık insanların kansere yakalanma olasılığı daha az. Huzur, kanserden korunmada en ucuz ve en etkili vitamin!
Hangi kanserler önlenebilir?
· Kalın bağırsak kanseri
· Meme kanseri
· Prostat kanseri
· Akciğer kanseri
· Rektum-makat kanseri
· Cilt kanseri
· Rahim ağzı kanseri
· Mide kanseri
Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU / Hürriyet
Üç bin kart nasıl yazılır?
Bir genel müdürlükte özel kalem müdürü yardimcisiyim..
Bayrama 10 gün var..
Benim müdür hastalandi.. Ise gireli 2 hafta olmus, olmamis.
Genel Müdür bey beni çagirtti:
- Tebrik kartlari hazir mi?..
Saşırdım:
- Hangi kartlar efendim?
- Aman evladim, Sükrü Bey sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartlari simdiye kadar hazir olmaliydi.. Tüh tüh.. Çabuk hemen hazirlayiverin.
-Emredersiniz efendim! dedim, ancak sabaha kadar 3 bin karti nasil yazacagim? Genel müdür bey, bütün kartlari çini mürekkebiyle ve en güzel yazimla yazmami istedi.
Üç bin karttan iki bin tanesini kendisinden makamca alttakilere su sekilde yazacaktim:
"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim"
Bin tanesi de üst makamdakilere olacakti ve onlarda da su ifade yer alacakti:
"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim."
Sabaha kadar üç bin kart, düşünebiliyor musunuz?!?..
Çaresiz kollari sivadim:
"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim",
"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim",
''Bayramini kutlar, gözlerinden öperim"
1, 5, 10, 18, 28, 58, 108, 188, 558.. Yaziyorum, yaziyorum bitmiyor!..
Nasil sikinti basti!... 738, 918..
2,5 paket Samsun'u bu arada bitirmisim.
Öyle iskence çekiyorum ki, ekmek parasi olmasa birakip kaçacagim.
Sira 2000. karta geldiginde safak söküyordu. Ben de bitmisim ama önümde hala yiginla kart duruyor! 1.000 tane de üst makamlara yazilmasi gerekenler var.
4. paket sigarayla birlikte
"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim"e basladim.. Boyuna yaziyorum, göz kapaklarim iyice agirlasti, takoz koysam genede
kapanacak. 209, 529, 689.. Yaz babam yaz.. Ama artik kalemi parmaklarimin arasinda
tutamaz oldum. Ben kaleme degil, kalem bana hakim:
"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim."
"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz ederim.",
"Niyaz ederim basarili günler sizinle esinizin bayramini kutlarken.."
"Kutlarken esinizin bayramini saygiyla sihhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim.."
'' Niyazi ile birlikte sizin ve esinizin bayramini kutlarken ayrica sihhatle ederim.."
'' Önce bayraminizi eder, sonra esinizle Niyazi'ye basarili günler dilerim.."
"Sizin de esinizin de Niyazi'nin de bayramini saygiyla eder, sihhat dilerim.."
"Sihhatli esinizin bayramini saygiyla kutlarken, Niyazi'ye basarilar diler ayni zamanda ederim.."
"Bayraminiza etmeden önce esinizi saygiyla kutlar Niyazi'nin gözlerinden öperim.."
"Sizin de, esinizin de, Niyazi'nin de, bayramini da, tatilinide, gelmisini de, geçmisini de.. saygiyla ederim.."
Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanagi bir halde kartlari yetistirdim.. Genel müdür bir-ikisine söyle bir bakti:
"Aferin" dedi. "Güzel yazmissin. Hemen postalayin!" HEMEN POSTALADIK!..
Üç gün sonra da önce bizim genel müdürü, sonra da bendenizi postaladilar!..
5 Kasım 2009 Perşembe
Beşiktaş - Wolfsburg
Çok heyecanlıydı bu dönüm maçı için Hüsnü. Yeneceklerine kalpten inanıyordu kardeşim. Ben de çok uzun zamandan sonra geçen oynanan Wolfsburg - Beşiktaş maçında ilk kez Galatasaray dışındaki bir Türk takımının Avrupa maçında bu kadar heyecanlandığımdan bu maçı bekliyordum hevesle. Hem Grafite daha formdaydı Dzeko'dan bu sene ve cezalıydı siyahi oyuncu. Bence bu da olumlu bir puandı Beşiktaş lehine. Ester'i evine bırakıp eve geldiğimde devre 1-0 bitmişti.
Ben oyundan çok Hüsnü'yü düşündüm. Saatler önce Hüsnü bize "Hayatımda mutluluktan iki kez ağladım" dediğinde bebek haberlerinden, aşk-meşk mevzularından, evliliğinden, anne babasından, askerlik sonrası kavuşmalardan bahsedecek sanmıştım. Hüsnü'yü mutluluktan iki kez ağlatan Beşiktaş'tı. Maç 1-0'ken dedim ki "Beşiktaş 80'de 1-1 yapsın, 90+3'te de kaleciden ve defanstan 3-4 kere dönen şutları, benim pek beğenmediğim ama Hüsnü'nün toz kondurmadığı Bobo ceza sahası yayından öküz gibi sert bir şutla tamamlaayıp skoru 2-1 yapsın. Öyle de bitsin." Bizim ufak dana Hüsnü de ağlasın iki saat. O keltoşlaşmaya başlamış koca kafasını, kısa ve kırık parmaklardan oluşan küçük ellerinin arasına alıp ağlasın öküz gibi dedim. Olmadı ama tutmadı şans.
90 dakikanın özeti:
Erken bir gol attılar, bizimkiler bastırdılar ama sonuç çıkmadı ve kontraatak golleri. Tipik bir Avrupa takımı - Türk takımı maçıydı.
Perşembe günü
Öğrencilerin doldurduğu formlarda da eğitmen altı kriterde, 1-5 arası notlarla değerlendiriliyor ve 5 - Çok iyi 1- Gelişmesi gerekir olarak ifade edilmiş. Yedi öğrenci form doldurdu, bu da benimle ilgili öğrencilerin toplan 42 alan doldurduğunu gösteriyor. 42 alandan 38 tanesi 5 - Çok iyi, dört tanesi de 4 iyi. Yani ortalamam 4.91
1 Kasım 2009 Pazar
Çarşamba günü
26 Ekim 2009 Pazartesi
Millwall Leeds
23 Ekim 2009 Cuma
Wingman'daki yazı - 2
ANTİFİRÜZ TÜNYASU
Otuz beş yaşına gelmiş olan bekar, bayan, yarım kilo guaj boyayla makyaj ihtiyacını gideren, evde kalma korkusu dağların eteklerinden dökülünce kariyer yolundan dönüp kurufasulyenin nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışan iş arkadaşım bana “Hayatımda yepyeni bir başlangıç yapmak istiyorum ve bu sefer farklı birşeyler hissediyorum, bu sefer herşey çok farklı olacak, şans benim tarafımda olacak eminim” monologunu fışkırttığında, kendisine direkt olarak verdiğim “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” cevabına binaen birdenbire 5.7 litrelik Cadillac’ın motor sesi gücünde ağlamaya başlayınca bu haftaki konuya karar verdim: Antivirüsler
Konuya dair bilgi dağarcığım yetişkin bir katır büyüklüğünde. Çünkü ben bir antifirüz distribütöründe çalışıyordum kısa bir zaman öncesine kadar. Bir kere herşeyden önce artık virus kavramı tarih olmak üzere, onun yerine zararlı yazılım manasına gelen malware kelimesini kullanmanız doğru olacaktır. Zira bu virüs, trojan, spyware, adware, rootkit vs diye sıraladığımız bütün tehditler birer malware’dir. Bu kelimedeki mal kısmının Türkçeden geldiğini düşünen bir ufak danaya denk gelirseniz hemen oradan uzaklaşın, zira bu şahıs sizi ilerleyen dakikalarda patlatacağı angutsal esprileriyle şoka sokacaktır. Bu kişilere daha fazla örnek vererek sizi şokella kıvamına getirmemek için tartışmayı açıyorum: Bilgisayar güvenliği firmaları tehditleri kendileri mi oluşturuyorlar? Ya da genelde duyulan haliyle: Antivirüs firmaları virüs yazıyor mu?
Bu soruyu bir antimalware satıcısına sorarsanız alacağınız cevaplar şöyle sıralanabilir:
- Hiç bir doktor hastalarım artsın diye virüs geliştirir mi? (Gülben Ergen yapmacıklığında)
- Öyle şey mi olur canım. (Metin Akpınar samimiyetinde)
- Virüs yazılmaz ki efenim, pürüz yayılır. (Ali Atıf Bir konu hakimiyetsizliğinde ve ahkamında)
- Günde ortalama 50.000 yeni malware türü yayınlanmaktadır efenim, (gülerek) hangi birini yazalım. (Hıncal Uluç ambiyansıyla, kontra bilgi yüklemesiyle ürününü size iteleme çabası)
Benim görmediğim ama duyduğum şudur. Şu anda Türkiye’de de satılmakta olan ve oldukça da popüler olan bir bilişim güvenliği firması, daha önce farklı bir isimle çalışırken bu tür bir faaliyeti ortaya çıktığından kapatılmış. Aynı kadro yeni bir firma kurarak ver elini yeni dünya demiş. Bu bir örnek. Genel düşünce ise –eski bir antivirus distribütörü olarak söylüyorum- güvenlik firmalarının, hiçbir şekilde kadrolarında göstermediği resmi veya organik (Resmi yeterdi ama bir zıkkım konuşuyormuşum havası vermek istedim) hiçbir bağı olmayan hacker’ları var. Yani firma bu hackersal kamile parayı banka üzerinden değil de elden veya güvercinle veriyor, resmi yazışmıyor da dumanla haberleşiyor felan, yani demek istediğim organik bir bağ yok. Bunu sağda solda konuşmayın benim başımı derde sokmayın.
Eğer firmanıza bir antivirüs satıcısı gelirse ona yukarıdaki soruyu sorun. Cevap onun samimiyetini verecektir size.
Tehditler konusuna döndüğümüzde aslında bir yerde de bazı konuşulanlar doğru. Artık herkes hacker, en büyük firmalar bile o kadar ağlarına giren çıkan trafiği tarayacak, gereken yerde istenen siteleri dosya transferini felan kesecek güvenlik cihazı alıyorlar vs. Kullanıcılar bu cihazın taramasına takılmadan internete çıkacak proxy programcıklarını bulabiliyorlar. İnternet kafede yazdığı dandik maille insanları çakma banka sitesine yönlendiren adam bile 400 bin lira kaşırıyor piyasadan. Çok afedersiniz de bu ne lan? Habere bak: “Piyasayı 400 bin lira dolandırdı” İnsan böyle feci bir pc sistemi birsürü monitörün olduğu devyarasa bir mekan böyle ne bileyim kendisine woöööw dostum dedirtecek birşey bekliyor. Ama çıkana bak, internet kafede bir eleman, külüstür bir pc.
Sözün özü arkadaşlar, herkes kısmen doğru konuşuyor. Tehditlerin artışı katlanarak büyüyor evet. 2009 yılının ilk 8 ayında, tarihteki ilk virüsten 2008 sonuna kadar üretilenden daha fazla yeni tehdit üretilmiş. Sadece bu sizin için bir yeterli veri olabilir. Bu bile elini atsan hacker’a çarptığını göstermez mi? Bir ülkede bir banka rakip bankayı çökertmek için bir hacker grubu kurmuş ve rakip bankanın veritabanını geridönülemez bir şekilde dağıtmış. Bu bile ayağını atsan, onun da hacker’a çarptığını göstermez mi? Toplam
Malware zararlı yazılımdır dedik ve bir soruyla bir yazıyı yedik be, yuh bana. Bir sonraki yazıya malware tiplerine bakarız, hangisi ne iş yapar öğreniriz. Ya da bunu ileriki bir konuya atalım da bir sonraki yazıda Callus ve Neo konsollarını katırlayalım. Ya da bu bizim komşu firmanın sahibinin kullandığı 5.7 motorlu Cadillac’ı tanıyalım.
15 Ekim 2009 Perşembe
Olay budur
14 Ekim 2009 Çarşamba
"Ah çoban kızı!" (Alıntı)
O çocukların yaşını kimse tam olarak bilemez.
O çocuklar çoğunluk kayda düşmeden yaşar, ölümleri de kayıt tutmaz.
Çoban kızı Ceylan Önkol için kimileri 12, kimileri 14 yaşındaydı diyor.
Ne fark eder? Onun vurulduğu dağların zamanı bizimkiyle ölçülemez nasılsa.
6. sınıf öğrencisiymiş.
Diyarbakır’ın Lice ilçesini on yıllardır uğursuz bir fısıltı gibi işitmez miydik zaten? Ceylan’ın ölümüyle bir kez daha hatırladık Lice’yi.
Ceylan, geçen gün koyun otlatırken havaya uçuruldu. Karnından vurulmuş. Kolları bacakları sağlammış. Dolayısıyla onu parçalayanın, birçok çoban çocuğunun katili mayınlardan biri olmadığını biliyoruz.
Varlığına her gün şükretmek zorunda kaldığımız Taraf gazetesi olmasaydı, yine sessiz sedasız geçiştirilecek, hayatlarını zulmün kaydını tutmaya adamışların gündemi dışında yer bulamayacaktı hayatlarımızda.
İHD Diyarbakır Şubesi, bir basın toplantısında Ceylan’ın parçalanmış giysisini ve şarapnel parçasını göstermiş. Şapkasını gördünüz mü? Havaya uçmuş besbelli, hiç zarar görmemiş. Uzun siperlikli beysbol şapkalarından. Belli babası pazardan almış. Üstünde bir kurukafa resmi var. Bir de İngilizce yazı: ‘Bad to the bone.’ İliklerine kadar kötü anlamında. Sevsinler.
Anasına, ‘makarna pişir, dönünce yiycem’ demiş evden çıkarken. Ama önce koyunların karnını doyurmalı.
Biraz sonra ailesi bir patlama sesi duyup o yana koşturmuş. Çoban kızın kolları ve bacaklarını bulmuşlar. Bedeninin kimi parçaları ağaç dallarına fırlamış. Aile, Ceylan’ın parçalarını toplayıp ağıda durmuş. Güvenlik kuvvetlerinin, savcının gelmesini beklemişler. altı saat boyunca.
Savcı, doktor ve kolluk güçleri, can güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle olay yerine uğramıyorlar.
Hukuk devletimiz, köy imamını gönderip elindeki kamerayla olay yerini çekmesini sağlıyor.
Ceylan’ının parçalarını eteklerine toplayan anası, karakola gidiyor. Karakol nizamiyesinde şıpınişi bir otopsi yapılıyor.
Olay yerini incelemeye Cumhuriyet Savcısı ancak üç gün sonra teşrif ediyor.
Ceylan, bu dağlarda avlanmış. Ama gezmesin de ne yapsın, koyunları otlatmak gerek.
Bize ondan kalan vesikalık bir fotografı.
Orada yaşayanların çoğu hayatlarında bir kez dururlar kameranın karşısında. Onların evlerinde yoksul bir nikâh fotoğrafı, belki bir de askerlik fotoğrafı dışında sabitlenmiş bir suret yoktur. Bir de devlete bakarken; kafa kâğıdına vesikalık.
Ceylan, kameraya nasıl bakacağını bilememiş. Belli, fotografı çeken, gözlerini aç, demiş ona.
Evet, Ceylan da, ‘Bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan derse kalkacak, devlet dersinde öldürülmüş’ çocuklardan biri. Uğur Kaymaz gibi. Bir karışını vermem deyip ölüme adanmış topraklarda mayınlarla patlayan çobancıklar gibi. Taş attılar diye üzerlerine kurşun sıkılan, ölümleri sıkanın yanına kâr kalan çocuklar gibi.
Oraların, Kürt ellerinin kavruk, mutsuz bütün çocukları gibi.
Hayatları gözümüzde beş para etmeyen küçük ölü çocuklar.
Bu memleketin vatandaşları. Siyasileri. Gazetecileri. Hukuk insanları.
Ceylan’ın ölümü karşısında işte anlı şanlı ordumuz sessiz sedasız kırıtıyor yine.
Araştırmışlar da havan atılmadığını saptamışlar. Pekiyi ne? Ceylan’ın o topraklarda yaşıyor olması, o dağlarda geziyor olması ölümü için yeterli bir gerekçe, öyle değil mi?
Hesap vermenize hiç gerek yok elbet. Kendi hukukunuz, kendi savcılarınız nasılsa göğüslerini siper edip koruyorlar dokunulmazlığınızı. Seferberlik halidir, bir hatadır olmuş, öyle değil mi? Hatta bu konuyu deşmek, Ceylan’ın ölümü üstüne suskunluğa gömülmeyi reddetmek de, Allah bilir, vatan hainliğidir.
Askeri bir karakoldan atılan, henüz bilmediğimiz bir silahla katledilmiş olduğu ortada olan Ceylan’ın ölümünü de örtbas edivereceğinize inancınız tam, değil mi?
Uğur Kaymaz’ın katilleri haklı bulundu, biliyorsunuz. Onun öldürüldüğünde yazmıştık. Tekrarlayalım:
Bu memlekette, en hassas koruma altına alınmış olan; güvenlik güçleridir. Emniyet ve askeri güçlerin moralinin bozulmaması için kendilerine sonsuz bir özgürlük alanı tanınmıştır. Güvenlik güçlerinin incinmemesi her şeyin önünde gelir. Devlet diktesinin de gücüyle ÖZGÜR basın, bu konudaki dikkatiyle vatandaşına göz yaşartıcı fedakârlıkta bir rehberlik görevi üstlenmiştir. Elinde silahı olan ve güvenliğimizi sağlamakla yükümlü emniyet güçlerinin isabetine yönelik en ufak bir kuşkuyu dile getirmek, sizi bir çırpıda ‘marjinal’ yapacaktır. Avrupalı olma yolunda atmakta olduğumuz hiçbir adım, bu gerçeği değiştirebilecek kudrette değildir. İşkenceci polisler hâlâ ve mümkünse hiçbir zaman cezalandırılamaz. Gözaltında ölümüne sebebiyet verdikleri kurbanlarının hesabı da kendilerinden sorulamaz. Zaman aşımı onların yanındadır. İşkence yuvaları kurmuş cuntacı generalleri bile rahmetle anmak zorundayız. 33 Kürdü kurşuna dizip idam cezası alan Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın adı, daha geçtiğimiz Mayıs ayında bir Jandarma Sınır Taburu’na verilmedi mi?
Meselenin adını koyuverelim.
Bu topraklarda polisin ve askerin morali her zaman bir çocuğun canından önce gelir.
Onları eleştirmek, bu kurumların ıslahının gerektiğinden söz etmek son derece tehlikelidir. Güvenlik paranoyasının topyekûn ülke sathına yayılması, sık sık düşman listelerinin çıkarılıp kendi fikir tartımızla dünyaya bakabilmemizin engellenmesi şarttır. Hepimize tek yol olarak gösterilen, kimi sertlikleri, münferit zalimlikleri olmakla birlikte bu kurumların en ufak bir eleştiri esintisinden uzak tutulmaları gerektiğidir. Bu, güvenliğimizin bedelidir. Onların da burnundan kıl aldırmayan bu ruh hali içinde düşman bellediklerinin yaşama hakkına yönelik en büyük tehdit oluşturuyor olması doğal.
Şimdi bir kez daha kendimize sormak zorundayız.
Çocuk ölüleri karşısında ne hissediyorsunuz? Karanlıkta koca adam gibi durduğu için, başını sokabileceği bir evi olmadığı için, aç kaldığı, tedavi görmediği için, savcının bile adım atmaya korktuğu topraklarda koyun otlattığı için ve daha birçok nedenle katledilen çocukların ölüleri nasıl oluyor da infial yaratmıyor bu toplumun bağrında? Asılabilsin diye yaşı yükseltilen çocukların cellatları nasıl hâlâ saygın kimliklerine bürünmüş, sıcak evlerinde ecel bekliyor? Bu toplum, bu koca nüfus, vatan sevmekten çocuk sevmeye vakit bulamamış savaşçılar ve kasaba tüccarlarından mı oluşuyor?
Çocuk dünyasına yakın durmayan, hayatında bir tek çocukla hazmedilmiş bir tevazu içinde birlikte vakit geçirmemiş, bir tek çocuğun dilini asal kabul edip onun karşısında saygıyla titrememiş bir yetişkin için çocuk, elbette kolay unutulacak bir insan küçüğüdür. Çocuk dilini, çocuk gözünü hiç merak etmeyen; onları bir an evvel eğip büküp güruha katmaya çalışan bu toplum, daracık dünyasında nefes darlığı içinde yaşayıp gidecek.
Bir çocuğun saçının bir tek telinin bu toplumun emniyetine feda edilemeyeceğini, edildiği takdirde emniyet duygumuzu sonsuza dek yitireceğimizi haykırmak gerek.
Sessizlikle geçiştirmeye çalıştığımız bir çocuğun katledilişidir.
Bu memlekette bir ana, havaya uçurulmuş çocuğunun parçalarını bir bir eteğine topluyor.
Bu anın bilgisiyle, artık unutuluşa gömemeyeceğimiz bu görüntüyle nasıl yaşamaya devam edeceğiz?
Ceylan’ı o dağlarda vurdular. Vuranlar hiç utanır gibi durmuyor.
Pekiyi siz utanmıyor musunuz?"
13 Ekim 2009 Salı
Fakyu - 0012
- Serpil hemşire misin?
- Yo doktorum. Doktorum. Uzman doktorum. Yoğun bakımda (küçük bir es) uzman doktorum.
8 Ekim 2009 Perşembe
Bir durun be
- İtalya'dan kim gönderdi? Kaynak kıçım.
- Fena sarstı? Neye göre, kime göre, kim size ne dedi de aladınız bunu.
- İleri süren kim abi kim?
- Fanatik'e konuşan... Perry Fanatik'e nasıl konuştu? Yok.
İç kısım tam Türk dizisi gibi gidiyor. Rijkaard Laporta'dan intikam almak isteyormuş. Başta Neeskens olmak üzere teknik ekibini yanında götürecekmiş. Neskeens nedense başta olmak üzereymiş. Komedi ya. G.tünüzden haber uydurun böyle, aynen devam.
7 Ekim 2009 Çarşamba
Bir hata daha
"... 4 kardeşten ikisi (saymaya başladık iki kardeş var elimizde) öğrenim gördükleri liselerde başarılı birer öğrenci olarak tanınırken, en büyük ikisinin (en büyük ikisi ne demek onu geçtim toplamaya devam 4 kardeş oldu) hiç okula gönderilmediği, kursta okuma yazma öğrenen en büyükleri (en büyük ikiden daha büyük olmasını geçtim kardeşler beş oldu) 23 yaşındaki Hamide Karaağaç'ın gerilim ve korku içerikli romanlar yazan Stephen King'in kitabını okuduğu, siyah kıyafetler giymesi nedeniyle de ailesiyle ters düştüğü ileri sürüldü...."
Bari düzgün at...
Adamım
Kim ne derse desin, bu beş ciğerli kontrolsüz adamı seviyorum ben. Yürekle oynayan bir adamı her zaman, "Ben profesyonelim" diyen paralı askerlere tercih ederim. Bu sezon "artık hakemlerle tartışmayı bıraktım, sahada tartışan bir Sabri görmeyeceksiniz" diyen adamım Sabri herkesi kendisine hayran bırakacak. Hep bu resimdeki gibi sakin olduğu zaman da direkt Real Mardin'e veya Barcelona'ya gider artık sevgili kardöşamps.
5 Ekim 2009 Pazartesi
Bu da burada bulunsun
“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz edecek ve kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmaldır. İşçi - işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların türk devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. Disk’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak, kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilineler, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, kürtlerin, ermenilerin, bir takım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıâlilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Fakyu - 0011
Basına: Oğlum bir tane vurmuş. Diğer çocuk kalorifere, lavaboya çarpmış düşerken kafası klozete girmiş ve kazara ağzına bok girmiş. Yani oğlum sadece bir tane vurmuş da gerisi kazara gelişmiş.
Milliyet'in sayfasından alıntıdır
Benim oğlan bir tane vurmuş
ODTÜ Koleji’nde okuyan YÖK Başkanı Prof. Özcan’ın oğlu Baran Özcan, kendinden 3 yaş küçük arkadaşını hastanelik etti. Olayı doğrulayan Prof. Özcan, “Benim oğlan bir tane vurmuş, başka vurmamış” dedi.
YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın ODTÜ Koleji’nin Lise son sınıfta okuyan 18 yaşındaki oğlu Baran Özcan, okul arkadaşı 15 yaşındaki A.M.K’yı dövdü.
Savcılığa da intikal eden olay 24 Eylül Perşembe günü saat 13.00 sıralarında ODTÜ Koleji’nin Lise bölümünde yaşandı. Hukuki Araştırmalar Derneği Genel Başkanı Mustafa Karaman’ın oğlu A.M.K, okul bahçesinde otururken, Baran Özcan ve Mert Oymagil yanına geldiler Tuvalete kapattılar Mert Oymagil, A.M.K’ye “Sen benim arkamdan konuşuyormuşsun. Seni yaşatmayacağım, sen benim kim olduğumu bilmiyorsun, seni çok fena yapacağım” dedi.
İki genç A.M.K’yi okulun tuvaletine çağırdı. A.M.K, tuvalete giderken Özcan’a “Beni dövecek misiniz?” dedi. Özcan’ın “Hayır saçmalama sadece seninle konuşacağız” demesine rağmen, tuvalete girdiklerinde kapıyı kapattılar. Oymagil, A.M.K’nın boğazına sarılırken, Baran Özcan da yumruk ve tekmelerle saldırdı. A.M.K’nın bağırması üzerine, okulun diğer öğrencileri tuvalete gelerek Özcan ve Oymagil’i engellemeye çalıştılar. Özcan ve Oymagil, tuvaletten çıkarken, “Bu iş burada bitmeyecek, seni öldüreceğim” tehdidini tekrarladı. A.M.K, olayın ardından Özcan ve Oymagil’den şikayetçi olurken, Atatürk Hastanesi’nde tedavi altına alındı.
Sorularımızı yanıtlayan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da kavgayı doğruladı ancak, A.M.K’da oluşan yaraların birkaç gün önceki bir kavgadan dolayı olduğunu iddia etti. Özcan, “A.M.K, küfür ettiği için kavga çıkmış. Aslında benim oğlanın olayla ilgisi yok. A.M.K, Mert Oymagil’e küfür ettiği için kavga çıkmış. Üçüncü katın tuvaletine çıkıyorlar. İlk olarak benim oğlan bir tane vurmuş. Başka da vurmamış. Ama benim çocuk biraz büyük olduğu için sanırım hızlı vurmuş. A.M.K yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış” dedi.
Wingman'daki yazı
Hayatınızın teknolojik akışına yön verecek bu denli muhteşemengiz bir köşenin ilk yazısına böyle kuru bir merhaba pek bir sönük kaldı ama bu kallaviyetteki bir köşeye az, vallahi de az billahi de az. Benim adım Kamil Güğüm, Windows 3.1 kurmaktan gözlerine katarak inmiş, kasa tamir etmekten elleri toynak gibi olmuş, İETT konforunda elinde kasa taşımış o cengaver teknik servis elemanlarının halinden anlarım. Webci için Mozilla, kodcu için CSS, donanımcı için kıl tornavida, sistemci için domain, tostçu için kaşar nedir bilirim. Fatih Terim ayarında gaz verir, Tayyip Erdoğan tadında posta koyar, Deniz Baykal kümbetselliğinde terslik çıkarır, Ali Atıf Bir tadında bir boktan bahsediyormuş triplerine girebilirim. 5.7 litrelik motora sahip Cadillac'ın bile motorunu patlatacak bu muhteşem aragazından sonra, biraz ayaklarım yere basınca ve beynime kan gidince, biraz daha mantıklı düşününce anlıyorum ki gelmeliyim olayın özüne.
Sevgili kardeşler, bu köşede sizinle eski yeni birçok teknolojik konulardan bahsedeceğiz. Yeni çıkacak teknolojilerden de bahsedeceğiz, “ulen ne günlerdi be” de diyeceğiz. Wingman ilerde haftalık (Haddi canım) ve daha ilerde de günlük (Çüşşş) olduğu zaman artık sizlere MCSE Katılım Belgesi filan da dağıtırız.
Bu ilk haftamızda önce yeni bir uygulamadan bahsedeceğiz: Sanallaştırma. Bir de eski oyun grubundan bahsedeceğiz: NEO Game.
SANALLAŞTIRMA UYGULAMALARI
Önemi gitgide artan, kaynak tüketiminde azalma, yedekleme ve felaket kurtarma uygulamalarında kolaylık sağlayan bir yeni düzen olduğu kadar; sağda solda “İşte efenim sanal sunucular hakkında bilgi sahibiyim” dediğinizde havanızdan geçilmemesini sağlayan bir hadisedir.
Eğitim verdiğim bir MCSE, MCITP veya CEH sınıfına anlatıyor olsaydım ve sınıfta beni tartmak isteyen ukala bir öğrencim olsaydı, konuya hakimiyetimi ve vakıfiyetimi göstermek için size şöyle güzel ayrıntılı bir laf salatası yapardım. Ama hem Wingman okuyucusu olan milyarlarca, trilyorlarca, kantrilyornlarca, kenmrilyorlarca insanın hepsi IT uzmanı değil elbet, hem bunu ben de istemiyorum. Hem de derginin bünyesine ters. (Abi açıkçası üslubu tutturamayan uçan tekmeyi yiyor, tırsıyorum ben de esas neden bu. Genel Yayın Yönetmenimiz Aikido biliyor.)
Sanal bilgisayar dediğimiz uygulama nedir? Temelde sizin kuracağınız host (yönetici diyebiliriz) görevini görecek bir programla, mevcut donanımınızın kaynaklarını kullanarak ikinci (üçüncü, dördüncü… vs) bilgisayarları kurmanızdır. Yani yedi yaşındaki yeğenime anlattığım üzerine “Windows içinde Windows kurmanızı sağlayan” hadisedir sanal bilgisayar mevzusu. Bu host dediğim programlar çeşit çeşit olabilir.
Kendi bilgisayarımda VMware programını kuruyorum. (Virtual PC, Virtuozzo gibi programları da kullanabilirdim ama ben VMware’e alışkınım.) Diyorum ki bu programa: Ben yeni bir sanal makine oluşturmak istiyorum. Üç gigabayt olan belleğimin 512 megabaytını kullansın. İşlemcimi paylaşsın, CDROM’umu da bilgisayarımdan paylaşımlı kullansın. Diski şu kadar olsun, falan, filan ve de felan. (Bunların en önemlisi felandır bu arada) Özelliklerini belirledikten sonra da Play – Pause yapar gibi basıyorum başlatma tuşuna basıyorum ve başlıyor sanal makinem çalışmaya. Bakınız iki tane sanal makine kurdum ben ekteki screenshot’ta göreceğiniz üzere.Play tuşuna bastım ve makinem çalışmaya başladı intörnete girebildim bile.
Şimdi bir senaryo üreterek olayın bir avantajından bahsedelim. Osman yirmili yaşlarında bir üniversite öğrencisidir. Bu güzide kardeşimiz laptopunu daha yeni formatlamış ve bu formatlama tüm yan programların kurulumu ve yedek dosyaların geri getirilmesiyle tam 5 saat sürmüştür. Bilgisayarını tekrar formatlamaktansa kendini dağlara vurmayı yeğ tutma kıvamına gelen kardeşimiz bu köşeyi okuduktan sonra hemen bir sanallaştırma host programı kurmuş ve akabinde hemen bir adet sanal XP kurmuştur. Bununla yetinmeyen Kazım kardeşimiz (bundan sonra kardöşamps olarak geçecektir) kurduğu sanal makinenin hemen bir kopyasını almıştır. Bundan sonra her türlü intörnet aktivitesini sanal makine 1 üzerinden yapmış olan kardöşamps, önüne gelen siteye girmiş, her türlü downloadı yapmış, karşısına çıkan her insan evladını mesıncırına (Planlarıma göre önümüzdeki sene Türk mesajlaşma programı Mesincir programını çıkaracağımı da belirteyim bu arada, bu arada logo incir yaprağı olacak tabi ki.) kaydederek sanal makinenin anasını ağlatmıştır. En güçlü antifiriz programını bile kifayetsiz bırakacak kadar patlatan kardöşampsın bu dakikadan sonra tek yapması gereken sanal makineyi kapatmak, ve Belgelerim\My Virtual Machines klasöründen ilgili makinenin klasörünü komple silmesi yetecektir. Sanal makineyi ilk kurduğunda aldığı yedek makineyi çalıştırarak fütursuz internet gezintilerine devam edebilecektir bu güzel insan. Evet sevgili Kazım artık uçuş serbest, senin gibi bir kımıl zararlısı her gün bir sanal makineyi patlatabilir.
Kazım örneğini iş sahasında düşünelim. Bir sunucu makineyi çalışır hale getirmek ne kadar sürer? Exchange server olsun bu. Windows Server, üzerine DNS, Active Directory, bir de Exchange Server kuracağız ve Exchange’in daha önce alınmış bir yedeğinden eski mailleri de kurtaracağız. Sıfırdan böyle bir kurulum en az iki yıl sürer. (Okuyor musunuz yoksa siz de bir Kazım mısınız diye kontrol etmek istedim de.) Böyle bir sunucu makinenin ayağa kalkması iki gün sürebilir. Bu makine çökerse ne olur? İki gününüz daha gider. Peki bu makineyi sanala kursanız kurar kurmaz da 10-20 dakikada kopyasını alsanız ne olur? Bir daha çökmesi halinde iki gün uğraşmadan ikinci sanal makinenizi açarak kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.
Gidişat da bu yönde. Bir müşteriye gitmiştik, bir bankanın genel müdürlüğüne. Herkes şık ve prestijli. Sanallaştırma uygulamaları felan yapıyor musunuz dedim ve bunu derken felan diyerek konu hakkında bilgili olduğumu gösterdim. Bu işle uğraşmaktan gözleri pörtlemiş, sakalını kesmemiş olan koskoca bankanın prestijini tek başına sarsan bakımsız Tarzan da dedi ki : “Evet aldık bir tane sunucu, 64 gigabayt bellekli 8 işlemcili. Onun üzerinde sanal makinelerimizi çalıştırıyoruz.” Ben de yemiş görünerek içine düştüğüm şok durumunu kendisine belli etmedim.
Bu örneklere bakarak sanallaştırma uygulamalarının yararlarını şöyle sıralayabiliriz:
• Tarzan örneğinde olduğu gibi firma 8-10 sunucu alacağına bir veya iki sunucu alır ve fiziksel bilgisayar sayısı azalır.
• 8-10 sunucunun çalışması için gereken ortamın hazırlanması ve bakımı 2 sunucunun konumlanacağı yere göre daha masraflı ve uğraştırıcı olur.
• Bir sürü sunucuya girip işlem yapmak yerine tek bir sunucuya bağlanarak işinizi çözebilirsiniz.
• Yeni bir sunucuyu ağınıza ekliyorsunuz. Sanal sunucuyu eklemek basit bir kopyalama işlemiyken, yeni fiziksel bir sunucuyu eklemek ise adamın emdiği sütü burnundan getirebilir.
• Sanal sunucu, donanım bağımsızdır, herhangi bir makinede çalışabilir. Sıradan bir pc’ye de sunucu kurabilirsiniz.
• Daha çevreci bir çözümdür. 10 tane server hayvan gibi soğutma sistemi isteyecektir. Küresel ısınmaya olan katkınız azalacaktır.
• Ekonomik olarak sahipolma maliyeti çok daha azdır. (“Sahip olma maliyeti” sözünü her yerde kullanabilirsiniz, şekil duruyor bir şey dediğiniz intibası yaratmada birebir.)
Kamil Güğüm
1 Ekim 2009 Perşembe
Hastane
Hadi Kamil, göreyim beni.
